17 Ağustos 2009

Daha 17'sine yeni girmişti ağustos...

Hava çok sıcaktı, herkes balkondaydı. Ben balkondan aşağıya bakarken Zeynep'in ailesini gördüm... Tatile gidiyorlardı, Erdek'e... Onlar arabaya eşyalarını yerleştirirlerken küçük kardeşi Dilek kendi kendine sek sek oynuyordu. El salladım ona balkondan, sonra Ay'a baktım, ne kadar da turuncuydu, nedenini sormadım. Sonra annem meyve getirdi, yedim ve yatağıma gittim.

Uyuyalı 4-5 saat olmamıştı ki en sevdiğim mavi battaniyem üzerimden kendi kendine düştü, etraf sallanıyordu, her yer sallanıyordu, karşımdaki perdeler bir o yana bir bu yana sallanıyorlardı, perdeler açıldığı zaman gördüm, karşıdaki bütün evler hareket ediyordu, nedendi peki? Anlamadım. Kardeşim ağlıyordu çığlık çığlığa, onun yanına gitmek istedim ama kalkamadım, doğrulmaya çalıştım olmadı. Sonra annem geldi ''Çocuklar!'' diye bağırarak. Hala sallanıyordu, hala durmamıştı, sesi ne kadar da korkunçtu!! Babam neredeydi? Anneme sordum, ''İçerde.'' dedi ''Dolabı tutmaya çalışıyor.'' Dolap mı düşmüştü? ''Ya babam şu an dolabın altındaysa?'' diye düşündüm.

Sonra durdu, sallanmadı hiçbir yer. Hemen annem üzerimize bir şeyler giydirdi. Ama ne bulduysa, ne bulduysa giydirdi, ne halde olduğumuzu bilmiyorduk. Sonra babamı gördüm, iyiydi, kalmamıştı dolabın altında. Dışarı çıkmak için kapıyı açmaya çalıştı babam, açamadı, kilitlerdik hep, ama bu sefer kendi kilidimizi açamadık. Babam açabilmek için bir şeyler buldu sonra, dışarı çıktık.

Her yer bembeyazdı. Merdivenler... Merdivenlerin üzeri duvarların sıvasıyla dolmuştu. Ne kadar da pisti. Annem merdivenlerden inerken kardeşimin ve benim elimi tutuyordu. Merdivenlerden inerken ya bi daha sallansaydık? Acaba ölür müydük?

Sonunda dışarıdaydık. Evimizin tam önünde bir kahve vardı, ne güzeldi bahçesi, ikizli çeşmesi de vardı, hep ordan su içerdik. Şimdi herkes oraya toplanmıştı, mahalleden tanıdığım herkes, arkadaşlarım. Konuşuyorlardı, çok sesli, anlamadım hiç, anlamadığım bir şeyler oluyordu, demek onlar da sallanmıştı. Ama neden? Anlamadım. Dedem ve babaannem geldi sonra, en büyük dedem de oradaydı. Ona hep büyük dede derdim. Çünkü babamın dedesiydi, suratıma kocaman ellerini sürdü, ''İyi misin yavrum?'' dedi ve güldü. Cevap veremedim. Konuşamadım.

Sonra babam arabayı getirdi, dedeme anahtarı verdi. Sonra bize dönerek ''Çocuklar biz annenizle daha sonra gelicez siz dedenizle olun tamam mı?'' dedi. ''Nereye?'' dememize fırsat kalmadan arkalarını dönüp gittiler. Ağladık arkalarından ''Nereye gidiyolar ya babaanne nereye!?'' diye. Anneannemlere bakmaya gidiyorlarmış, aramışlar ama hatlar kesik olduğu için konuşamamışlar, ağlamayı kestik, ne de olsa bir üst sokaktalardı, uzak değildi. Bir şey olmazdı. Olmasındı.

Dedem nereye gittiğimizi bilmeden arabayı kullanıyordu, hayatımda hiç görmediğim şeyler gördüm, evlere ne olmuştu öyle? Yıkılmışlardı, daha dün gezdiğim yerlerdi buralar, ama artık yoklardı, nasıl olurdu? Bunları görünce arabada bir çığlık koptu, dedem bir taraftan arabayı sürüyor bir taraftan şehadet getiriyordu, çok korkmuştum, herşey korkunçtu, büyük dedemin elini tuttum, sonra kardeşime sarıldım... Annemler iyi miydi, ya anneannemler?

Dedem valilikte özel kalem olduğu için bazı şeyleri biliyordu, itfaiyeye gittik, oradakilerle konuştu, ağlamıştı, ıslak gözlerle arabaya tekrar bindi. Hala ne olduğunu anlamamıştım. Kahvenin önüne geri dönüyorduk, yolda insanlar bağırıyordu, üstleri bembeyaz olmuştu bazılarının, bazıları kan içerisindeydi, bazıları bornozlar içindeydi ama gülmedim, benim de onlardan farklı bir yanım yoktu. Çünkü annem o telaşla üzerimize ne bulduysa onu giydirmişti. Bunu dışarı çıkınca anlayabildik...

Tekrar kahvenin önündeydik, arabadan dışarı çıktık. Bir teyze vardı, elindeki kurabiyelerden uzattı, çok acıkmıştım, teşekkür ettim ve aldım. Annem ve babamı gördüm sonra. Geliyorlardı. Küçük dayım da yanlarındaydı, elinde cep telefonu vardı, arkadaşlarını aramaya çalışıyordu ama sürekli ''Şebeke hata verip duruyor...'' diyordu, şebeke neydi onu bile bilmiyordum. Kimse anladığım dilden konuşmuyordu bugün... Dayım bize bakmaya gelmişti ve sonra tekrar gitti, çadır bakacaklarmış, çadır... Sonra radyosu olan biri, haberleri veren bir kanal buldu ve sesi sonuna kadar açtı; ''izmit depremi, 7,4, ölü, gölcük''... Kelimeler ne kadar da anlamsızdı! Saatler geçmek bilmiyordu, yıldızlar çok yakındı, elimi uzatsam tutacaktım. Böyle güzel gözükmeleri için deprem olması mı gerekiyordu?

Arabaya bindik yine, bu sefer annem ve babam da vardı. Gölcük'e gidecektik, yoksa 60 Evler'e mi? 42 Evler'de de tanıdıklarımız vardı, ama orda Tüpraş yanıyordu! Patlasa hepimiz ölmez miydik? Hepimiz!! Ölürdük!! Hepimiz!

Tamam. Gölcük'e gidiyorduk, korkarak. Yollar çatlamıştı, asfaltlar, evler yıkılmıştı, pestil gibi... Altında insanlar kalmıştı. Kardeşimle arabanın camlarına yapışıp izledik bunları. Sonra annem bayıldı o yıkılmış evleri görünce, kolonya sürdüler bileğine. Tanıdıklarımıza telefonla ulaşamadığımız için gidiyorduk Gölcük'e, ama bilmiyorduk, belki gideceğimiz yer de yıkılmıştı. Sadece gittik, gittik, sayısız yıkılmış ev, korkunçtu. Kavaklı sahili korkunçtu, su dolmuştu, evler, yarılarına kadar su vardı, evler suyun içindeydi, ağaçlar, onlar da suyun içindeydi. Gittikçe daha korkunç şeyler gördük, tanıdıklarımızı bulduk, onlara bir şey olmamış diye sevindik. Ama suyun altında kalanlar vardı, boğulmuşlar mıydı? Suyun altında ev yıkılır mıydı ki? O kadar tuhaftı ki, herşey.

İzmit'e döndük. Cumhuriyet Parkı'na gittik, insanlar çadır kuruyorlardı, kimse evine girememişti, en zengini de en fakiri de aynı yerdeydi. Dayım büyük bir çadır almış, parktaki havuzun hemen arkasındaki yere herkesten önce kurmuştu, anneannem ve dedem içerideydi, onlara sarıldım. Artık bir süre burada kalacaktık. Çadırda hiç kalmamıştım, belki de güzel olurdu.

Sonra Zeynep'i gördüm, parkta yanında dayısı vardı. Hani tatile çıkarlarken balkonda görmüştüm ya, işte onu. Elinde meyve suyu vardı, vişneliydi, bana verdi, sevmezdim ama yine de aldım. Gülüyorduk birbirimize, en yakın arkadaşımdı, canım. O gitmemişti tatile, babaannesiyle kalmıştı. Neden bilmiyorum. Sonra babam sordu ''Annen ve baban nasıllar?'' diye, o da ''Ev yıkılmış.'' dedi yüzündeki o saçma ifadeyle, ''Annem ve babam çıkmışlar, annemin kaburgası kırılmış ama babam iyiymiş.'' hala gülüyordu. Sonra ''Dilek nasıl?'' diye sordum ben. ''Duvarların altında saçını görmüşler, kızıl ya zaten hemen görmüşler onu.'' ''Nasıl dedim?'' , ''Bilmiyorum, belki ölmüştür bilmiyorum.'' hala gülüyordu, şaka yapıyor falan sandım ama gerçekti. Kimse ona cevap veremedi, öptüm, sonra dayısı götürdü. En son el sallamıştım ben Dilek'e, balkondan, sek sek oynuyordu, 5 yaşındaydı, sürekli ağzında çilekli lolipop olan bembeyaz tenli, kızıl saçlı bir kızdı. Nasıl yani, o, ölmüş müydü? O bile mi?

Zaman geçmiyordu, hala öğlen saatleriydi, o kadar çok şey yaşanmasına rağmen zaman nasıl akıp gitmezdi?

Daha sonra babam geldi, Ahmet amca'yı çok severdim babamın yakın arkadaşıydı. ''Evleri yıkılmış.'' dedi babam. ''Ahmet çıkmış, kızları hala çıkaramamışlar, neredeyse 1 gün olacak...'' dedi. Üniversitede okuyorlardı, ilk kez onların bisikletine binmiştim, çok severlerdi beni. Ama sonra haber geldi, artık sevemeyeceklermiş, çünkü onlar da, ölmüş. Bulduklarında birbirlerine sarılmış haldelermiş, ayırmakta çok zorlanmışlar, öyle gitmişler onlar da. Birbirlerine sarılarak ölmüşler, belki ağlayarak, belki birbirlerine ''Biraz daha dayan!'' diye umut vererek. Önemli mi? Sonuçta onlar da, ölmüştü. Dilek gibi.

Parkın önünde televizyonlar vardı, canlı yayınlar, bizi çekiyorlardı. Çadırları. Yardım arabaları, her yerden, kitap dağıtıyorlardı, çadır, yemek, herşey. Kitap dağıtılan yere gittik kardeşimle, anlamadığım bir dilden konuşan kadın öptü beni, sonra kitabı verdi OXFORD yazıyordu üzerinde. Almanya'dan, Yunanistan'dan, İngiltere'den, herkes herkes buradaydı. Şanlıurfa'dan, Diyarbakır'dan, Konya'dan büyük arabalar, yemeklerle dolu, büyük kazanlar, hiç o kadar büyük kazan görmemiştim. Karnımız acıkmıştı. Dayımla yemek kuyruğuna girdik. Çok tuhaftı, yemek kuyruğu, çadır, herşey. En zengininden en fakirine, herkes oradaydı. Eşitlik, insanlık buydu herhalde. Peki ortaya böyle zamanlarda mı çıkması gerekiyordu?

1 gün geçmişti. O kadar uzun bir gündü ki herkese 1 hafta gibi gelmişti, o kadar şeyin 1 gün içinde yaşanması çok tuhaftı. Çadıra alışmıştım, dayımın arkadaşı Gökhan Abi gelmişti, üzerinde Oxford yazan kitaptan bana İngilizce çalıştırıyordu, saatler konusu, hiç beceremezdim, ne kadar zordu. ''Tamam anladım.'' deyip yattım. O da güldü ve ''Yalancı'' deyip gitti.

Sabah kalktığımda herkes dışarıda kahvaltı ediyordu, annem ve babam evimizin içine girmişti. ''Buzdolabı devrilmiş, her yer yapış yapıştı...'' diyordu annem. ''Ama su kaplumbağaları hiç kımıldamamış, sanki onlar başka bi yerde yaşıyorlardı, hiç, bir damla bile su dökülmemiş akvaryumdan!'' dedi sonra. Buzdolabı bile devrilmişken su dolu bir akvaryum nasıl dökülmez diye düşündük hepimiz. Herşey tuhaftı dedim ya, herşey gerçekten tuhaftı. Tam anlamıyla tuhaf. Kahvaltıdayken dedemin Değirmendere'deki bir tanıdığı geldi. Depremden 1 hafta önce orada bir tanıdığımızın yazlığında kalmıştık. Yıkılmış. 1 hafta önce kaldığımız ev. Yıkılmış. 1 hafta daha kalacaktık ama başka bir işimiz olduğu için İzmit'e geri dönmüştük. Ya kalmış olsaydık? Ne mi olurdu? Ölürdük.

Ertesi gün Bill Clinton geliyor diye haberler çıktı. Buraya mı gelecekti? Yoksa Doğu Kışla'ya mı? Çok önemliymiş gibi herkes neden onu konuşuyordu? Yanımızda Atv Haber sürekli bir şeyler anlatıyordu, bazen arkalarından geçtim, dediklerini dinledim, şehir merkezine gitmek isteyenlerin burunlarına taktıkları şeyden söz ediyorlardı, ceset kokuyormuş, ceset. Ceset acaba nasıl kokuyordu? Sonra o cesetlerin bir ay önce buz pateni yaptığım yere konduklarını söylediler, çürümesinler diye. Üst üste mi atılmışlardı öylece? Cesetler? Ne kadar korkunç.

Bill Clinton geldi sonra, çok da tanımıyordum aslında, önemli biriymiş, karşı yoldan arabasıyla geçerken gördük, camından bakıyordu, Doğu Kışla'ya gidiyordu, çadırkente. Herkes buradaydı hala, yemek arabaları, yardım malzemeleri, uzunca bir süre de burada kaldılar.

Ara sıra olan depremlere de alışmıştık artık, o büyük sarsıntıdan sonra olan hiçbir şeye deprem gözüyle bakmıyorduk. 5,2 bile değersizdi artık. Ama olmasındı, artık olmasındı.

...

Şimdi 10 yıl geçti ama bunları yaşayanların kafasından ''deprem'' kelimesi hiç silinmedi. Yaşadıkları herkesin sanki dün gibi aklında. Bunları yaşayanların hiç biri bunları ''unutmadı''.

Rahat uyuyun; sadece 45 saniyede hayatı kaybolanlar.
Biz yaşadık, biz gördük...
Unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız.
 
Tuşların Tıkırtısı: Ağustos 2009
© 2008-2015 Tuşların Tıkırtısı
El emeği, göz nuru.
Tema || Minima Black adlı temayı tanımlanamaz hale getirdim.