29 Ağustos 2010

ECE ÇİKOLATA VAR MI ?!

Şu duygu sömürüsü kokan bayram reklamları da olmasa herhalde ''o eski bayramlar''ın nasıl şeyler olduğunu unutacağım. Hatta o reklamları kaydedip yaşlanınca ''Bakın yavrularım eski -öksürükler- ... eski bayramlar işte böyleydi.'' diyerek torunlarıma göstermeyi planlıyorum.

Ben o reklamlardaki bayramda toplaşan aile ortamını herhalde en son bir 5 sene önce görmüştüm. Ne var peki bu reklamlarda?

Anlatayım... Dedeler, nineler, sinsi sinsi para almayı bekleyen velet torunlar, dedeler kaç para verecek diye arkadan bakan ebeveynler, artık bitse de gitsek diye bekleyen gençler.

Tabii reklamlarda oradaki aile bireylerinin bu yönlerini göstermiyorlar ama biz biliyoruz değil mi gençler? Hadi ben biliyorum diyeyim en azından.

Yaşlılar misafirlerin gelmesini, küçük torunlar yaşlılardan gelecek bayram harçlığını, ebeveynler yaşlılara ''Ehe bayram ya hani bugün, biz ziyarete geldik, sırf bayram olduğundan değil aslında hep geliyoruz bilirsiniz. Naber?'' der gibi görünmeyi, gençler de içlerinden ''eee zaten büyüdük diye harçlık da vermiyorlar bari 5-10 dk otursak da gitsek... pff neyse yalandan sırıtayım da şirin gözükeyim ^-^ '' deyip mış gibi gözükmeyi beklerler bu zamanda.

Yani artık aslında herkes -çocukları ve yaşlıları bir kenara koyarsak- eskilerden farklı olarak ''mış gibi'' gözükür bayramlarda, ''mış gibi'' gözükmeyi sevmeyen kişiler de bu yüzden soğur bayramlardan, bu kişiler her şeyin olduğu gibi bayramların da çocukken en güzel olduğunu düşünürler, duygu sömürüsü kokan bayram reklamlarını izlerken bir taraftan da böyle bir şey yazan cins tipler bulunur işte aralarında. Napacaksınız, kısmet.

14 Ağustos 2010

Zımbırtılar

Önsöz diye bir şey var: Aşağıya yazılacak şeyler çocukluğumun bir dönemini kaplamış zımbırtılar olmakla beraber, buraya yazmak istememin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Hava çok sıcak, ondan hep.

Şangır şungur adam: Ne zaman çayın şekerini sesli sesli karıştıran birini görsem bu adam gelir aklıma. Evimizin karşısında otururdu bu adam. Hep balkonunda, bardağın içindeki çayın şekerini şangır şungur deşer gibi karıştırırken görürdüm. Bütün mahalle duyardı bu çay karıştırma sesini, sonra da adı şangır şungur adam kaldı işte böyle. Kalbimde yaşıyorsun şangır şungur adam. Efsanemsin.

Topuklu ayakkabı: 5-6 yaşındayken annemin beyaz topuklu ayakkabılarını giymemle adım atmamın saniyesinde yere kapaklanmam bir olmuş; suratım, kollarım, bacaklarım yara bere içinde kalmıştı. İşte o zamandan beri topuklu ayakkabı nedir bilmem, o topuklardan korkarım umarsızca.

Ay ''dede'': Ben bu adamla konuşurdum hep küçükken, beni duyduğunu sanardım ve o yüzden her şeyi ona anlatırdım. Adam dediğim de işte, Ay. Gökyüzündeki Ay. Böyle bir manyaktım evet.

Merdaneli çamaşır makinası: Babaannemlerin evindeydik, içerden gelen gürültülü sesi merak etmiş, o ses çıkaran şeyin de daha önce hiç görmediğim bir mekanizmaya ait olduğunu görmüştüm. Görmez olaydım. Neyse, sonra ''Acaba şu dönen şeyler ne ola?'' diyerek makinaya yaklaştım, o yaklaşma ânımla dönen merdanelerin alnımı kapıp haşat etme anı aynı zamana denk geliyor efendiler. İşte o günden sonra alnımda hep bu olayın küçük izini taşırım, âdeta bir Harry Potter'ım. (hiç merdaneli çamaşır makinası görmediysen tıkla)

Çubuk kraker: Çubuk kraker ama sor bi' nasıl çubuk kraker. Çamaşır suyuna batırılmış çubuk kraker. Evet efendim. Banyodaki leğenin içindeki sıvıyı su sanmış, elimdeki çubuk krakeri ona bandırmış ve sonra o çamaşır sulu krakeri afiyetle yemiştim. O sıvının su değil de çamaşır suyu olduğunu sonradan öğrendim. Naber? Ben mi? Hâlâ hayattayım.

Sinek boyamaca: Suluboyayla top ağaçlar, m şeklinde martılar, dumanı tüten evler yaparken önüme karasinek konmuştu, ben o zamanlar en sevdiğim renk olan pembeyi o sineğin üzerinde görmek istemiş ve boyamıştım. O zamanlar etrafta pembe bir karasinek gördüyseniz onu ben boyamıştım işte, hayat ne acayip değil mi cezmi?

Bu şimdi bir mim olacak, mimleyeceğim kişiler de çocukluklarından akıllarında kalan şeyleri böyle maddeleyerek yazacak. Yazmasalar da kabülümüz.

Mimlendiniz;
Mrs. Baros
A. Nur
bi dost
Pippi Haşmet

7 Ağustos 2010

Gandalf'a sordum ''Kara camlı beyaz bir şahin yaklaşıyor'' dedi.


Havanın çok sıcak olduğunu eğer Alaska'da yaşamıyorsanız biliyorsunuzdur, işte bu sıcaklık nedeniyle ne zaman dışarı çıksam her yerde (otobüste, tuvalette, Japon konsolosluğunda, hacı bakkal amca'da), ''Seni çöpe atacağım poşete yazık'' deyip parayı kıran çin işi japon işi herifin sesini duyuyorum. Veya zamanında o kadar çok duymuşum ki sürekli bu sinsi sesli herif bilinçaltımda şarkı söyleyip duruyor. (bilinçaltımın içinde sonsuz döngüye girmiş diğer zımbırtılar için bkz; İsmail YK şarkıları, 118 18 reklamları)

İşte yine bu SORTAÇ1 kod adlı abi son ses ''Sen ne beni oyala, ne omuz ovala, işime bakarım...'' -omuz ovalamak da çok ilginç- diyorken, gözümün önünde bir anda kara camlı doğan görünümlü beyaz bir şahin belirdi, ne zaman kara camlı doğan görünümlü beyaz şahin görsem herşey slowmotion ilerler, yine öyle ilerledi, yine kıç kadar arabaya 6 kişi binmiş insanlar gördüm - kara camlıydı ama gördüm, onlar o sırada SORTAÇ1 kod adlı insanın şarkısını son ses açmış kızlara hava atmakla(!), çılgınca(!) eğlenmekle ve her ne kadar kendileri bilmese de, etraftaki insanlardan küfür yemekle meşgullerdi. Sonradan öğrendim ki SORTAÇ1'in şarkısı Beyaz Şahinliler Listesi'nin 1 numarasına kadar ilerlemiş.

Şimdi o beyaz şahinin içindeki abilere sesleniyorum. Abiler; arabanın içinde son ses SORTAÇ'ı bırak, Jazz bile dinleseniz bir şey olmaz, üzgünüm ama gerçekten hiçbir şey olmaz. Hiçbir kız arabanın içinde bangır bangır müzik dinleyerek deli gibi gezinen adamlara bakmaz, he baksa baksa anca benim gibi ''ahaahah aahahahhdhaadjasıdfsfh!!'' demek için bakar. O tavlama yöntemi yok artık, 20 yıl önce falan bitmiş o olay, bak gerçekten diyorum, yok öyle bir şey, o yöntem bitti ama siz bitemediniz bir türlü. Bitin siz de n'olursunuz, hı? Di mi ama?
 
Tuşların Tıkırtısı: Ağustos 2010
© 2008-2015 Tuşların Tıkırtısı
El emeği, göz nuru.
Tema || Minima Black adlı temayı tanımlanamaz hale getirdim.