18 Aralık 2011

Işın kılıçlı ak sakallı dedeler.

Hülya Koçyiğit gibi iki ağaç arasındaki mesafeyi 10 dakikada koşuyorum. ‘’Koşuyorum ama niye koşuyorum? O Türk filmlerinde iki ağaç arası mesafe 10 dakikada koşuluyor tamam, fakat koşuşun sonunda yine 5 dakika sürecek bir sarılma gerçekleşiyor ‘’diye düşünürken, karşımda sarılacak bir er kişi olmadığının farkına varıp, bunun verdiği dayanılmaz hüzünle yine bir 10 dakika daha koşuyorum. 10 dakikada epey mesafe katetmiş olacağım ki, odamın önüne geldiğimi farkedip paranoyak bir halde etrafımı gözetliyorum... Sonra odamın kapısını açıyorum, beni bekleyen kimse yok. Bunun üzerine yine saçma bir hüzne kapılıp kendimi yüzüstü yatağa atıyor ve yastığa yumruk ata ata ağlıyorum.

1 gün civarı ağladıktan sonra gözlerimi açtığımda kendimi istemsizce ''Ben kör bir gencim, hayatımı keman çalarak kazanırım. Rica ederim duygularımla oynamayın.'' derken buluyorum. Daha sonra saçmaladığımı farkedip, ''Tanrım ne kadar bedbahtım'' diyor ve kendi etrafımda döndüktükten sonra pencerenin önüne gidip üzeri tozlanmış , rengi atmış perdeyi aralıyorum. Dışarıdaki insanları izlerken biri gözüme çarpıyor. Çocukça gülümseyip onun yanına gitmek istiyorum. Odamdan koşarak çıkıp yanına ulaştığımda ona söylediğim ilk şey, ''Bana yıllar önce çılgıncasına sevdiğim bir adamı hatırlattınız.'' oluyor. Bunun üzerine o, ilk önce beni dikkatlice süzüyor ve sonra ''Biz ayrı dünyaların insanlarıyız. Metanetinizi muhafaza ediniz. Tanrı'dan ümit kesilmez.'' diyor. Elindeki gazeteyi kolunun altına tıkıştırıp bir hışımla karşı kaldırıma geçiyor, beni oracıkta yapayalnız bırakıyor. Beni, beni beni , Bihterini.........

Onun gidişini yaşlı gözlerle izlerken birden kafamı göğe çevirip ''Tanrım neden yani, neden ben?'' diye haykırıyorum. Ben haykırırken, sokaktaki insanlar da bana bakıp kendi aralarında konuşuyorlar, kimisi gülüyor, kimisi deli olduğumu düşünüp uzaklaşıyor. Bu sırada uzaktan, ayakkabımı boyamak için yanıma yaklaşan boyacı çocuğu farkediyorum, ‘’o kadar uzaktan benim kirli ayakkabılarımı farketmesi, sadece bünyesinde ’tozlu ayakkabı detected’ adlı programın yüklü olması halinde mümkün’’ diye allengirli bir cümle kurduktan sonra ondan kurtulmak için tabana kuvvet koşmaya başlıyorum. Her taraf ağaçlık, çünkü orası bir orman, bu yüzden her tarafın ağaçlık olması çok normal.

Sonra duruyorum ve güvende olup olmadığımı kontrol etmek için etrafımı gözetliyorum . Çok tuhaf bir şey oluyor. Ansızın yanıma elinde ışın kılıcı olan ak sakallı bir dede geliyor, ışın kılıcını ağaçlık alana sallayarak ''Yavrum İstanbul sana neler etmiş.'' diyor, korku filmlerindeki o meşhur kahkahadan da yüzüme fırlatmayı ihmal etmiyor. Ben şaşırıyorum, ''Lütfen haddinizi biliniz.'' diyerek oradan da koşarak uzaklaşmaya başlamışken, arkamda bıraktığım ak dededen gelen ''Sen kaç yiğidim, ben onları oyalarım.'' sesini duyuyorum, bu sefer daha çok korkuyor, bu korkunun verdiği gazla koşuş hızımı 2 katına çıkarıyorum.

Bu anlam kargaşası içinde kaybolduktan sonra kendimi bir bankın üzerine atıyorum. O koşturmacanın verdiği yorgunluktan bankın üzerine sızıyor, gece boyunca orada uyukluyorum... Ve uyandığımda küçük, sarışın, mavi gözlü bir çocuk suratıyla karşılaşıyorum. Adını sorduğumda bana ''Ömer'' diye cevap veriyor ''Ama sen Ömercik de diyebilirsin.'' diye de ekliyor.

Ben aniden gözlerimi kapatıp ''N'allahım bu ses... bu ses... sen sen... olamaz, git... git buradan!...'' diyorum, sesini bir kez daha duymamak için elimle kulaklarımı da kapatıyorum... Gözlerimi açtığımda karşıma başka bir surat çıkıyor, yıllardır görmediğim bir surat!

''Biliyordum...Ölmediğini biliyordum Rıfat.'' diyorum, o da '' Olmadı Bihter, yapamadım... Seni unutamadım.'' diyor ve ben gözlerimi kırpıştırıyorum. Ağlayarak birbirimize sarılıyoruz. ''Evlenince pembe panjurlu bir evimiz olacak.'' diyor Rıfat ben çarpık bir gülümsemeyle ona bakarken, ''Ne kadar mesudum bilemezsin! Ama ben pembe sevmem ya, ne etsek?!'' deyiveriyorum. Sonra ikimiz de gökyüzüne bakıp gözlerimizi kırpıştırıyoruz, aniden kafalarımızı birbirine çevirip hep bir ağızdan ''Çok enteresan bir kafanın hayal ürünü olduğumuzu biliyor musun?''diyor ve kahkahalar atarak yürümeye başlıyoruz.

...

İşte sonra bir ses duydum, karşımda kahkahalar atan Rıfat’ın suratı birden belirsizleşmeye başladı, gözlerime sapsarı bir ışık giriyor, güneş mi ya o? Sonra bir sinek vızıltısı, üşüme hissi, ‘’Kombiyi kim kapadı!? Her yer buz gibi olmuş...’’ diye bağıran bir ses.

Gözlerimin çok uyumaktan şiştiğini hissediyorum. Çok uyumuşum ben. Rüyalar, Türk filmlerinin bilinçaltımı alt üst etmesi, gidip yüzümü yıkasam iyi olacak... Bu arada ışın kılıçlı ak sakallı dede kim ya?!?!

7 lafazan:

mr.bulgur dedi ki...

may the force be with you.
(ak sakallı ışın kılıçlı dede için.
bilinç altının çıkış yolu bulma çabasıymış o dede evet.ben konuştum
öyle söyledi bana.)

bidüşün dedi ki...

vays :S baya tuhaf bir rüya olmuş ama kombiyi kim kapattı bağırtısıysa tuz biber :D

Adsız dedi ki...

ömercik de girmiş araya ahahah

Finduilas dedi ki...

mr.bulgur,
May the force be with ak sakallı dede. Ve hala çıkış yolu bulmak için çabalıyor sanırım. (:

bidüşün,
Eheh.(: Kurguydu tabii bu.

Adsız;
Sezercik de lazımdı aslında ya.

pistisvejanus dedi ki...

ahh ahh ne olacak bizim bu halimiz bendede haftaya devam edecek yazısı falan görüyorum rüyamdaa iyice sapıttım ama seninki bayağı ütopya olmuuş güzelim:) bu arada mimlendin gene:)

Finduilas dedi ki...

Kafamda kurduğum diğer şeyleri yazsam tımarhaneye atılırım eheh.

Adsız dedi ki...

Fantastik desem yetersiz kalacak,ütopik desem cık o da tam olmadı...
Kifayetsiz kaldı kelimelerim:P
Yıldız Kız

 
- Tuşların Tıkırtısı: Işın kılıçlı ak sakallı dedeler.
© 2008-2012 Tuşların Tıkırtısı
Buraya "El emeği göz nuru" yazınca Derya Baykal ürünü gibi olacak ama neyse, sonuçta "El emeği göz nuru"
Tema || Minima Black adlı temayı tanımlanamaz hale getirdim.