25 Aralık 2011

Filmlerde yapılan müsriflik...

Bir film izliyorsun. Adam var bir tane, sabah kalkmış, üstünü başını giyinmiş, tahminen de işe geç kalmasına ramak kalmış. Bu yüzden alelacele ağzına bir şeyler tıkıştırmak için kahvaltı sofrasına oturuyor. Sofrada da yok yok hani, kızarmış ekmek mi dersin, dilim dilim kesilmiş salam mı dersin, reçel mi, adı batasıca nutella mı, ne dersen de işte, ne ararsan var yani sofrada.
E tamam buraya kadar herşey normal... Ama adamımız o sofradan ‘’işe geç kalma durumu’’ nedeniyle bir yudum çayı 1 salisede içerek, çatala batırdığı o minnacık domatesi de midesine aniden yuvarlayıp ‘’YA BEN İŞE GEÇ KALCAM’’ diyerek o sofrayı bırakıyor ya, işte ben o anda filmin içine girmek, o adamın annesi rolüne bürünüp ‘’O kadar şey hazırladım insafsız, birkaç lokma şey ye de öyle git, tereyağ süreyim mi eppeğe?’’ diye bağırmak istiyorum. Oğlum öyle sofra bırakılır mı ya? Hadi işe geç kaldın anladık da bir yudum çay içip kalkmak nedir, benim izlerken gözüm kalıyor burada. İnsafsız.
◄►
Bir de mesela 2 arkadaş var, bunlar da bir yerde oturmuş havadan sudan konuşuyorlar gayet neşeli şekilde. Dondurma falan da yiyorlar. Sonra bir anda bir şey oluyor (nasıl oluyorsa hep çok mutlu bir an sonrasında kötü bir şey olur) bizimkiler tartışmaya başlıyor, o ikiliden biri sinirle masadan kalkıp gidiyor. Kalkıp gidiyor da, benim de onun arkasından kalkıp koşturarak ‘’Ya dondurma kaldı o masanın üstünde , bi' ye onu bitir de sonra kalk git, para verdin o kadar, ye bence sen onu’’ diyesim geliyor. Bence yazık o dondurmaya, ne gerek var yani, ayıp.
◄►
Küçükken de bir şey olmuştu, bir dizi vardı -adını hatırlamıyorum-. Onu izliyordum, küçük bir kız var, elinde de kocaman milka çikolatalardan var, bir cafede oturuyor, karşısında da babası var, sonra bir şey oluyor ve kız kalkıp gidiyor. Evet tahmin edeceğiniz üzere o çikolata da masada kalıyor. O küçük kafalı halimle bu duruma şaşırıp, ‘’Nasıl yaa o çikolata öyle bırakıp gidilir mi, eline alsaydı ya yolda giderken yerdi hem. Geri zekalı. ‘’ diye içimden söylendiğimi hatırlıyorum. Yani akıl var mantık var, hangi küçük çocuk 20x15 cm’lik çikolatayı masada öylece bırakıp gider? El cevap: Hiçbir küçük çocuk.
◄►
İşte ben böyle filmlerde, dizilerde; kahve, çay gibi bilimum meşrubatları içmeden ve önlerindeki yiyecekleri yemeden kalkıp giden insanlara sinir oluyorum, yiyin onları da öyle kalkın, ayıp denen bir şey var, arkanızdan ağlıyor onlar, müsrifler!!!1!bir1!

4 Aralık 2011

146'ya bağlanmaktan korkuyorum...

Şu yazıda msn ile tanışmamı anlatmıştım, şimdi de internetle tanışmamı anlatayım.

146 diye bir şey vardı, bilenler vardır. Bir yerlere kayıt olmanıza, kullanıcı adına, şifreye falan gerek olmadan, telefonun arkasındaki kablo yardımıyla internete girebiliyordunuz.

Böyle anlatınca çok hoşmuş gibi geldi değil mi? "Aaa ne güzelmiş ! Hiç kayda falan gerek yokmuş!" dediniz. Hah işte ben de öyle demiştim ama kazın ayağı öyle değil canlarım. Hem de hiç değil. Anlatayım kazın ayağını...

Ben bu 146 olayını dayımdan öğrenmiştim. Telefonun arkasındaki kabloyu bilgisayarın bir tarafına takıyor ve birden böyle değişik, robotsu, vıcır vıcır Allah'ın belası sesler çıkmaya başlıyordu. Sonra da 5 dk lanet olası sesler eşliğinde internetten bir şeylere bakıp hemen çıkıyordu. (niye hemen girip çıktığını daha sonra anladım, ama çok geç oldu)

Bunu gördükten sonra "Ne var ya ben de yaparım! Ben de girerim internete ne var yani?" dedim. Zaten başıma ne geldiyse "Nolcak ben de yaparım!" dememden geldi. En gereksiz zamanlarda özgüven patlaması yaşar, sonra o özgüveni elimde patlatıp "Niye böyle oldu ya?" diye ağlanırım. Huyum kurusun.

Neyse internete girmek için tüm şartları oluşturdum. Telefonun arka kablosu çıkarıldı, o kablo kasanın bir tarafıyla bütünleştirildi, evet o psikopat sesler de gelmeye başladı. Şimdi istediğim kadar internette fink atabilirdim. O site senin bu site benim gezinebilirdim. Saatlerce chat yapıp can sıkıntımı giderebilirdim. En saçma oyun sitelerinde oyunlar oynayıp, bedava mp3ler indirir, merak ettiğim şeyleri araştırabilirdim. Bunları hep yapardım.

Allah 146'dan razı olsundu, ne güzel bir şeydi ya bu 146, efendimiss 146, kayıtsız şartsız girip her boku yapabildiğim kıymetlimiss 146...

Evet, 146'ya sevgi, aşk, dostluk, minnet içeren şeyler söylemem 1 ay sürdü. O 1 ay sonunda anladım ki, ben internete değil internet bana giriyormuş. O 1 ay sonunda eve 180 milyon TL (o zamanın parasıyla) telefon faturası geldi.

Hatta gelmedi, girdi. Çünkü 180 milyonluk telefon faturası eve gelmez, girer. Hatta ben o faturayı evdekilere izah edene kadar çıkmayacak bir şekilde girmiş idi.

Şimdi ne zaman 146 dendiğini duysam beni bir titreme alır, o 146'dan internete girerken çıkan psikopat sesler* kulaklarımda yankılanır, o 180 milyonluk telefon faturası gözümün önünden geçer ve soğuk terler dökerim. "Bağlanmaktan korkmak" deyimi benim için 146'dan sonra anlam kazanmıştır.

(* o psikopat ses buradan dinlenebilir: link )

15 Kasım 2011

''Sende kız msn'i var mı ?''

Msn'e 41564654 gündür girmediğimi düşününce, msn'i ilk keşfettiğim zaman aklıma geldi.

Eveeet... Sene 2004, eve adsl yeni bağlanmış, ama tabii adsl bağlı olmadan önce robotik sesler eşliğinde 146'dan gizli gizli internete girme maceralarım da var... Ve o maceralar sonucunda, ay sonunda eve telefon faturası yerine ''telefon direği'' gelme durumları da mevcuttu ki, o kısımlar nasıl komik anlatamam. Veya anlatırım ya, o başka bir posta kalsın.

Neyse, msn diyordum... İşte adsl yeni bağlanmış, o dönem tam bir ergenim, liseye gidiyorum ve sınıfta ''Şş sen beni msn'e ekledin mi?'' ile başlayan diyaloglardan geçilmiyor. Ben ''Evet msn hı hı msn'' diye ezik ezik dolanıyorum ama msn'in ne olduğu hakkında bir fikrim yok. Konuşulanlara salak salak ''Aa öyle mi! Bak sen naağcayipmiş ya!'' gibi klişeler ekliyorum. Sonra bir gece canıma tak etti. Bilgisayar manyağı bir arkadaş vardı; günde 2 lt cola tüketme yetisine sahip, birilerinin adreslerini hacklemekle sınıfta ünlenmiş. Ona mesaj attım; ''Ya ben msn'e girmek istiyorum, nasıl yapacaz?'' diye, o da anlattı. Yükledim bir şekilde.
Yükledim de msn adresim ne olmalı? Nasıl bir msn adresi alayım ki çok marjinal gözükeyim? Sonuçta asi bir insanım, ergenim ben! Shadowlu madowlu bir şeyler mi olsa? Yoksa candygirl mü olsun hmm? Ben bunları bir düşüneyim – finduilas/ M.S 2004
Ne yazık ki o adresler shadowlu da oldu, candyli de oldu, Allah kahretsin ki bunlar hep oldu. Neyse msn adresi alındı, msn programı yüklendi, birileri msn’e eklendi, asıl saçmalıklar bundan sonra başlıyor; Atarlı kişisel iletiler, nick yanında uçuşan yarasalar, şimşeklerle bezenmiş nickler, güllerle donatılmış nickler, ''birilerinin dikkatini çekeyim de bana yazsınlar'' diye üst üste çevrim içi-çevrim dışı olma durumları, ki bunun bir de programı vardı. O programı yüklediğinde, her msn'e girişte çevrimiçi çevrimdışı oluyor ve listesinde olduğun kişilerden tonlarca küfür yeme potansiyeline sahip oluyordun. Sonra icon olarak yüklenen simli mimli, dans eden salak harfler vardı ki en saçması da oydu bence, mesela R’ye basıyorsun; hoop karşına dans eden bir R harfi çıkıyor, E’ye basıyorsun; E’nin köşesinden bir anda gül bitiyor falan. O şekilli harfler sayesinde yazdığın cümle cümle değil başka bir şeye dönüşüyordu. ''Ne dinlediğini göster''diye bir özellik vardı bir de, kaç kere o özelliği kapatmamam yüzünden çevrimdışıyken birilerine yakalandığımı bilirim, ''Çevrim dışısın ama müzik dinliyorsun ne iş!? Sinsi misin kızım!'' Evet sinsiyim?

Şimdi bunları hatırladım da Msn’den daha bir soğudum, tam bir Iceberg’e dönüştüm. Ama yine de onunla eğlendik işte bir zamanlar. Nankörlük yapmaya gerek yok. Güzeldi güzel.

22 Ekim 2011

Zincirli pantolon

Şöyle 12-13 yaşıma dönüp kot pantolonuma zincir taktığım dönemi toptan yok etmek istiyorum.

Hayır, yok etme isteme sebebim zincirli pantolon görüntüsünün çirkinliği değil, hoş zaten görüntü pek çirkin de değil, o yandan sallanan zincirin pantolona takıldığı anda kendini bir halt sanmaya başlamalar çok fenaydı.

Çok net hatırlıyorum bir gün için okula sivil kıyafetle gitme izni çıkmıştı, o izni duyduktan sonra ''ya ben yarın ne giyiceeem'' diye bir heyecanlanmışım, yahu bir insan evladı da çıkıp ''Kızım manyak mısın? 12 yaşındasın sen? Bugün Ne Giysem'e falan mı gitmeyi planlıyorsun? Git bahçıvan pantolon giy kafana da hayvan kadar çiçekli toka tak rüküşlükten öl zibidi'' demiyor.

Eee kimse öyle bir şey demeyince de ben hâlâ ''ne giyicem yarın yea'' diye dolanıp duruyorum, sonra birden gözümün önüne bir arkadaşımdan gördüğüm zincir-pantolon kombinasyonu geldi, gözlerim öyle bir parladı ki, zincirin parıltısı gözlerimin parıltısının yanında sönük kalmıştır eminim.

Gittim hemen anneme ''ANNE BANA ZİNCİR AL PANTOLONUMA TAKICAM'' dedim, evet kadına resmen zorla zincir aldırdım, ne pis bir veletmişim belli değil.

Neyse, ertesi gün oldu. Zincirimi pantolonuma takmışım, sınıfta havalı havalı geziniyorum, sınıf sınıf değil adeta bir podyum(!) , çocuklar ''aa bu ne böyle'' diyen gözlerle bir zincire, bir bana, bir de pantolona bakarken, ben onlara ''EZİKLER SİZDE ZİNCİR YOK Kİ HAHAHAH'' diyen bakışlar fırlatıyorum.

Hayır yani gören de o zincir altından sanacak, altından olsa bir nebze anlarım ama demir bile olduğu şüpheli olan bir malzemeden yapılmış olan saçma sapan şeyden çıkan bu hava nedir, sen ne saçma sapan bir yaratıksın 12 yaşındaki Finduilas. (12 yaşındaki kendimle konuşmak çok zevkli sfjksdjsfj)

Diğer pantolonu zincirli arkadaşların yanına gidip gülüştüğüm aklıma geldi şimdi de, yahu resmen *** Zincirli Pantolonlular *** diye bir grup oluşturmuş, bizden olmayanları ezmeye başlamışız, kafaya bak kafaya. Dışarıdan nasıl pis gözüküyorduk Allah bilir. Şu an iğrendim resmen 12 yaşındaki halimden.

Bir şey diyeceğim sevgili 12 yaşındaki zincirli pantolonlu halim; lütfen aklımdan, ruhumdan, hatırımdan çık.Git süt falan iç ne bileyim. Boyu uzatıyor diyorlar, ileride ''adeta bir hobbitim'' diye milletin başını yemezsin en azından. Hadi eyvallah.

tagged as: bu da böyle bir anımdır.

7 Ekim 2011

Bir güvenlik unsuru olarak battaniye.

Gece yatarken esrarengiz şeyler duyunca veya görünce birden battaniyeyi kafaya kadar çekeriz. ''Hayatta böyle bir şey yapmam'' diyenler adreslerini verirlerse sevgilerimi yollayacağım. Yoksa yollamam. Bu konuda çok netim.

Ne diyordum... Evet battaniye. Şu korku denen meret kafa bırakmıyor ki insanda, o kadar kafa bırakmıyor ki o korkuyla battaniyeyi adeta çelik bir örtü olarak görmeye başlıyoruz. Sonra hemen battaniyeyi kafaya kadar çekiyor ve içimizden ''EVEET BATTANİYEYİ VÜCUDUMA SARDIĞIMA GÖRE ARTIK GÜVENDEYİM, ÖLÜMSÜZÜM BEN, HANGİ TÜR 'YARATIK'(evet) GELİRSE GELSİN BANA Bİ ŞEY YAPAMAZ OLEEĞY'' diye geçiriyoruz.

Bu sırada bir kere de durup ''napıyorum ya ben?'' diye düşünmüyoruz ha, o sırada yalnızca battaniyenin tüylü yüzeyine odaklanmış, gördüğümüzü veya duyduğumuzu sandığımız şeyin battaniye tarafından alt edilmesini bekliyoruz. Dışarıda kanlı bir savaş gerçekleşirken biz battaniyenin altında güvenliyiz. He canım.

Sonra böyle ilahi mesaj gibi bir şey geliyor ve o battaniye birden açılıyor, battaniyeyle kaplı alan açılınca, içerisindeki insan nefesi sıcaklığı etrafa yayılıyor, battaniyenin içinde oksijensiz kalan biz saniyede 415674567 kez nefes alıyor ve etrafımıza bakınıp ''gerçekten bir şey yok'' diyerek tekrar battaniyemize sarılıyoruz. Sonrasında da , battaniye tarafından hayatımız kurtarıldığı için huzurla uykuya dalıyoruz vs.

Niye böyle şeyler yapıyoruz hiç bilmiyorum.

29 Eylül 2011

Yok bir şeyim.

Benim boğazım acır bazen, yutkunamam, yutkunsam sanki biri iğneyi boğazıma bastırıyor gibi olur. Sonra, burnum da sızlar. Bunlarla birlikte bir de sesim titrer. Sesimin titrediği belli olmasın diye bazen konuşmam. Saçma mı? Olsun.

Bir de şey oluyor, gözlerim. Gözlerim, ''bir damla daha su düşse taşacak'' kıvamına gelen çeşmeler gibi oluyor. O zamanlarda da gözlerimi kapamıyorum, böyle kocaman kocaman etrafa bakıyorum. Çünkü kaparsam gözlerimi, düşer o küçük damlalar aşağı ve anlar herkes ağladığımı. Anlamasınlar istiyorum. Gerçekten. Çünkü anlarsa bazıları, hemen yanıma gelip ''canım nooldu? yapabileceğim bir şey var mı?'' diye sorarlar, sanki gerçekten bir şey yapacaklarmış gibi. Sonra da ben ''yok bir şeyim'' der ve geri zekalı gibi gülümserim.

Ne kadar yalan bir diyalog. ''Canım nooldu?'' diyenden tut, ''Yok bir şey'' deyip gülümseyen kişiye kadar kocaman bir yalan.

İşte ben bazen, bu kocaman yalanlar olmasın diye boğazım acısın istemiyorum. Burnum da sızlamasın. Sesim de titremesin. Gözlerim de hiç dolmasın. Çünkü ben bazen, geri zekalıyım ''o hiç ağlamaz''ım, tanımayanlar için ''o hep soğuktur''um, tanıyanlar için ''o hep tatlıdır''ım. Ben benim ağzıma sıçayım.

25 Eylül 2011

Mutlaka Görüşelim(!)

Bir yerlerde dolanırken yıllardır görmediğimiz insanlarla karşılaşırız bazen. Kimi zaman biz, kimi zaman karşımızdaki laf atar konuşma başlatmak için. Hiç laf atmayıp tırıs tırıs gidenler de vardır tabii. İşte ben şimdi bu insanları gruplara ayıracağım, bazen ayrımcılık yapmayı çok severim.

1. Grup
''Aaa bu şey değil mi ya? Hııı evet o! Ay ne zamandır görmüyordum ne çok değişmiş, gidip bir sarılayım''cılar.

Bu gruptakiler, 41646 gün sonra gördükleri, o 41646 gün içinde ''naber?'' dahi herhangi bir kelime etmedikleri, belki de adını unutup sadece cismini hatırladıkları kişiye bir samimiyet gösterisi sunarlar. Cümlelerin arasına en yapmacığından(istisnalar kaideyi bozmaz) bir de ''CANIM YA'' tıkıştırdılarsa onlardan uzak durmak, konuşmayı hemen bitirmek ve koşarak uzaklaşmak sinir sistemimiz için hayli gereklidir. Aksi takdirde konuşmayı saçma yerlere götürme, karşısındakinin kendisiyle ilgilenip ilgilenmediğini umursamama, motor takmış gibi ''ya ben çok özledim''ler sıralama gibi türlü yapmacıklıklara devam etme gibi ekstra yan etkileri görülmektedir. BLOCK.

2. Grup
''Bir cisim yaklaşıyor. Aaa bu cisim bizim sınıftaki şey yaa! Evet o. Hmm görmemezlikten mi gelsem acaba... Yok yok bi selam vereyim, sonra başkalarına bir selam bile vermedi diye anlatır. Vermesem mi ya? Yok yok vereyim. ''Selam!'' deyip kaçarım''cılar.

Bu grubu kısaca ''ne şiş yansın ne kebap''çılar olarak da anabiliriz. Bu arkadaşlar feci kurnazdırlar. Kendi itibarlarını zedelememek için ilgileniyor-muş, unutma-mış rolü oynar, kısacık bir selam konuşması yaparak da karşılarındakini sıkmadan arkalarını dönüp giderler. 1. gruptakilere nazaran çok mantıklı olan bu kişiler de yapmacıklıktan az buçuk nasiplenmişlerdir. Ama olsundur.

3. Grup
''Yaaa bu nerden çıktı şimdi! Öff Allah'ım lütfen beni görmesin, görse de tanımasın, tanısa da laf atmasın, laf atsa da kısa kessin yürüsün gitsin nolur nolur!''cular.

Bunlar, belki de yıllardır görmedikleri insana selam vermeyi bırakın, o insanla gözlerinin birbirine değmesini bile istemezler. Çünkü ''konuşacak ortak bir şeyimiz yok, niye yalandan 'ay seni çok özledim cınıms' falan diyeyim ki'' diye düşünürler. Görmemezlikten gelmeleri ile meşhurdurlar, kimileri tarafından ''Soğuk nevale, allahın suratsızı'' diye nitelendirildiklerinden haberdar olmalarına rağmen, bu durum afedersiniz ama çok da şeylerinde değildir. 54615 gündür görmedikleri kişinin yanından geçerken içlerinden ''NOLUR BENİ GÖRMESİN NOLUR'' diye telaşlanır, dışlarındansa son derece cool ve umursamaz görünürler. Değişik bir türlerdir.

- BONUS-
Şimdi uzun zamandır görmediği insanla konuşurken cümlenin sonuna ''Mutlaka Görüşelim'' ekleyen arkadaşa bir şey söyleyeceğim; Mutlaka görüşmeyeceğiz, mutlaka aramayacak ve de aranmayacaksın, boşuna mış gibi yapma canım benim, gerek yok hiç, valla. Aynı duyguları paylaşıyoruz aslında.

Finduilas.

11 Eylül 2011

Senden başka herkes ikiyüzlü.

Kötü özellik ne? Kime göre kötü özellik? Toplumun çoğunluğuna göre mi? Yani, çoğunluğun yadırgadığı şey mi kötü olan özelliğin? Sana ''kötü'' diyen tipler, birden onlara yaranmak için sevdikleri şeyi yapsan ''süper özellikli biri'' olarak mı anılmaya başlayacaksın? Veya senin ''kötü'' dediklerin senin hoşuna giden şeyleri yapsalar birden senin gözünde ''mükemmel insan modeli'' mi olacaklar?

Evet mi?
- Evet.

İkiyüzlülük mü bu?
-Evet.

Peki sen ''İkiyüzlü müsün?'' diye sorulunca ''Evet'' diyor musun?
- Hayır.

Senden başka herkes ikiyüzlü mü yani?
- Evet.

Peki sen niye değilsin?
- Çünkü şu yüzden.

Bir şey diyeyim mi?
- Evet.

Bir siktir git.
- Ha.

3 Eylül 2011

Terlik sesi.

Sabah uyandığında yanında olması gereken şey yoktu. Etrafına tekrar bakındı, yine göremeyince ''Belki yıkanmaya gitmiştir'' dedi. İlk defa ondan ayrı yıkanmaya gitmişti, birden aklına bir şey düştü ve endişelendi. Çünkü o, büyüklerinden ''yıkanmaya gitmek'' ile ilgili epey kötü şey duymuştu. ''Yıkanmaya gitmek'' ayrılık olabilirdi, o'nu bir daha görememekti belki de.

Bir köşeye sinip gelmesini bekledi. Zaten o, hep bir köşeye sinerdi. Daha doğrusu ''onlar''. Hep buruşturulup köşeye atılır; oradakinden daha kötü bir yere atılıncaya dek de o köşede dururlardı.

Sonra bir ses duydu. Terlik sesi; hani terlikler çıplak ayağa giyilince tarifi zor bir ses çıkartırlar ya, işte onu. Elindeki leğenle hızlı adımlarla ona doğru gelen sahibinin sesiydi o, o sesin sahibi ayağı iyi tanırdı.

Leğenin içinde yıkanmaya gitmiş şeyler vardı, belki O da vardı. ''Olmalı'' diye düşünüyordu, tek tek yıkanmış, temizlenmiş o şeylere sindiği köşeden bakarken.

Yoktu. Büyüklerinden duyduğu korkutucu şey onun başına da gelmiş, tekini kaybetmişti. Yıkanmak için o canavar makinanın içine giren ve kaybolan diğerleri gibi o da kaybolmuştu. Ağlamak istiyordu ama yapamadı, o ağlayamazdı ki. Bir bez parçası nasıl ağlasın?

Sonra sahibi onu gördü, yerden aldı ve yan odada oturan birine ''Teki nerde ya bunun?'' diye sordu. Cevabın ''Burda!'' olmasını çok istiyordu, ama cevap ''Bilmem, yine kaybolmuştur... Onu da at çöpe gitsin, artık bir işe yaramaz.'' olmuştu.

Bir poşetin içine tıkıştırıldı, çöpe atıldı.
Ve bir teki kaybolmuş çorabın hikayesi daha burada sona erdi.
(teki kaybolmuş çorapları koruma ve kollama derneği)

10 Ağustos 2011

Bir şey oldu di mi!?

Bir şey olmadığı halde bir şey var olduğuna inanan ve size de bunu inandırmaya çalışan insanlar var.

Siz gayet normal bir şekilde etrafa bakınırken, onlar birden pörtletilmiş gözlerle ''NE OLDU?'' der ve bir dedektif edasıyla ardı arkası kesilmeyen sorular sorarak insan arabelleğini ciddi derecede yorarlar. Aşağıda örnek bir diyalog verilmiştir. (burada 'slm' normal insanı,'asl' de arabellek yorucu insanı temsil etmektedir) (parantez içindekileri bilgisayarınızda bir hata mesajı almış gibi okuyunca eğlenceli oluyor - bence)

...

Slm etrafını kolaçan ederken birden Asl ile göz göze gelir.
Asl: NOOLDU?
Slm: Bir şey yok?
Asl: Bir şey oldu di mi doğru söyle hadi?! Niye öyle birden baktın ki sen? (asl'nin işaret parmağı keskin hareketlerle slm'nin gözlerine doğru yol alırken)
Slm: Bir şey olmadı nolacak ya? Manyak mısın nesin ?
Asl: Kesin bir şey oldu da söylemiyorsun.
Slm: ....... (arabelleğe alınıyor...)
Asl: Sustun! SUSUYOSUN İŞTE KESİN Bİ ŞEY VAR. (sisteminiz en iyi başarım için yapılandırıldı)
Slm: ..... Yok (sistem ciddi bir hatadan kurtarıldı)... (arabelleğe alınıyor)
Asl: Çok kötü baktın ama bir şey olmasa sen öyle bakmazdın (bellek okunamadı!)
Slm: Ben gidiyorum beynimi çürüttün 2 dakikada, hadi görüşürüz. (kalkmaya hazırlanırken error: asl.exe silinemiyor. başkası ya da başka bir program kullanıyor. dosyayı kullanabilecek programı kapatıp yeniden deneyin!)
Asl: Gidemezsin benim işim var daha seninle. NE OLDUĞUNU ANLATACAKSIN.
Slm: Lan? (güncelleştirmeler başarıyla yüklenemedi)
Asl: Sistem çökene kadar soru soracağım sana ^-^
Slm: Reset tuşum falan olacak bir yerde dur bi.
Asl: :(
Slm: (bu program geçersiz bir işlem yürüttü ve kapatılacak)

4 Ağustos 2011

Bir kere de fantastik bir şey olsun ?!

Hiçbir zaman şu filmlerde güzel güzel uyuyan, tüm uzuvları olması gerektiği yerde duran hanımlar gibi olamadım.

Ben hep bacağı yatağın bir kenarından düşen, kolunu yastığın altına sanki başka yer yokmuş gibi tıkıştıran, yüzünü de yastığa adeta bir ''duvarda canını veren sinek'' edasıyla yapıştıran bir tipim.

Tabii ki o sabah de öyleydim. Ya ne olacağıdı?

Evin en cehennem sıcağıyla kavrulan cenahında konuşlanan odamda bir koala gibi uyumaktaydım. Cehennem sıcağından her yanım yapış yapıştı, pencereden giren sinsi güneş gözümü deşmeye başlayınca birden ''HIMSFAHŞ'' diye bir ses çıkardım. Uykunun son demlerinde hep bu sesi çıkarırdım, nedenini teknik ekibim ile birlikte araştırıyoruz. Çünkü teknik ekibimin işi gücü yok.

Evet, yine o ses ''HIMSFAHŞ'' ... Uyanmıştım, gözüme gözüme girmeye devam eden güneş ışınına çok güzel şeyler söylecektim ki, beni hedef alan güneşin önüne bir bulut geçti ve canımı sıktı, 'HAY BEN SENİN' diyerekten yataktan zıpladım. (bkz.' hay ben senin' diyerek zıplayan insan) Niye böyle bir şey yaptığımı hiç bilmiyorum.

Az önce limon yemiş insan suratı gibi olan suratımla birlikte kapıya doğru yöneldim, genelde suratımla birlikte kapıya yöneldiğimi belirtirim, sanki diğer insanlar suratlarını çıkarıp kapıya doğru yöneliyorlarmış gibi. Gereksiz ayrıntılar vermek için oluşturulmuş bir yaratığım belki de, bilemezsiniz.

Neyse, kapıya doğru yöneldikten sonra enteresan bir şey olması gerekiyor di mi, yoksa niye anlatayım, fantastik bir şeyler olmalı. Olsun. Ama ne olsun? Bir şey olsun! Bi kere de fantastik bir şey olsun ?! NİYE OLMUYO!?

Hayır yani ne bileyim, mesela sabah uyanınca kapıyı açtığımda karşımda Gandalf'ı göreyim ve bana ''Naber finduilas? Hadi kalk Shire'a gidiyoz, Frodo seni çağırıyo!'' desin, ya da hadi onları da bir kenara bıraktım en azından sabah Serdar Ortaç kapımı çalsın ve ''Arabanız hazır efendim!'' desin, ben de sinirle ''NİYE BENİ BU SAATTE UYANDIRDIN SERDAR!?!?!?!??!'' diye bağırayım, sonra da o ağlayarak odasına kaçsın (ağlayarak odasına kaçan serdar ortaç'ı hayal edince çok eğlendim).

Ama yok, bunlar olmuyor. Bunların binde biri bile olmuyor, ben sabah odamın kapısını açtığımda en fazla yukarıdan sarkan örümceğin bana doğru süzülüşünü görüyorum.

Neyse, ben gidip kapının üstündeki örümceği temizleyeyim. En iyisi. Hayat çok zor.

17 Temmuz 2011

'Random' haller.

Çok saçma ama bazen gerçek hayatta da random gülmek istiyorum, hani şu çoğunuzun gıcık olduğu ''asdjaksf'' diye gülmek.

Mesela biri çok komik bir şey anlatıyor, o an hemen parmaklarım klavye arıyor ''dskjdkasj'' diye gülmek için. Manyak mıyım acaba? Belki. Ama o söylenen şeye normal bir sırıtışla gülmenin bana tuhaf geldiğini farkettim geçen gün nedense, yani şöyle... o komik olay dandik bir ''haha'' tepkisinden daha fazlasını hakediyor sanki.

Şimdi gelip ''ne gerizekalısın findu'' diyebilirsiniz, ben de size hak veririm. (alt metin: aşağıya ''aptal aptal şeyler yazma bee '' yorumunu bırakma zevkini size vermeyeceğim hohoho)

Neyse ne diyordum, bir yerlerde iki elinde tuttuğu ''ASDSKJDKJF'' yazısını karşısındakine salak yüz ifadesiyle göstererek sırıtan tuhaf bir insan görürseniz o benim işte. Selam verin konuşuruz, çay içeriz, güleriz biraz. Hayat.

''asdjksfjk'' - finduilas (m.ö. 211)

(bkz.allah akıl fikir versin konulu yazı)
(bkz. sıkıntıdan saçmalamak)
foto.

19 Haziran 2011

Sayıklamak 1

- Bence adı ''Aşkım'' olanlar arkadaşları için çok tehlikeli varlıklar. Mesela ''Aşkım'' bir arkadaşını arayınca doğal olarak çalan telefonda ''Aşkım arıyor'' gibi bir şey yazacak, bu aramayı gören arkadaşın sevgilisi de Aşkım'ı sevgilisinin diğer aşkı sanacak, sonra seyreyleyin gümbürtüyü. Hem aşkım diye isim mi olur ya? Aşkım ne abi? Hele adı ''Aşkım'' olan erkekse (ben bunu duydum) ... ya neyse ben bir şey demiyorum.

- Çok mu cimriyim bilmiyorum ama dışarı çıkıp bir tabak makarnaya 25-30 TL vermek çok saçma sanki. Yani markete git, taş çatlasın 3-4 liraya 1 paket makarnayı al, istediğin sosun malzemelerini de en fazla 5-6 liraya al, sonra git ocağın başına yarım saatte pişir. Al işte 5-6 kafalık yemek çıktı sana. Ne gerek var bir tabakçık makarnaya 30 TL vermeye, hayır bunu Sakıp Sabancı'nın sülalesinden biri yapsın ona bir şey demem tabii ki ama öğrenci; çalışmayan adam gidip o kadar parayı dandik bir makarnaya verince sinir oluyorum. Bak yine oldum. 30 TL'yı bana verin size 1 kazan makarna pişireyim, valla bak.

19 Mayıs 2011

Yemiyeydim iyiydi.

... karnını tıka basa doldurdu ve dedi ki kendi kendine;

''Geri zekalı, o son kurabiyeyi yemeyecektin,'' sonra tekrar bir düşündü ve ''Hayır, sadece o son kurabiyeyi değil, ondan önceki 5 kurabiyeyi de yemeyecektin, hatta ve hatta onun öncesinde ağzına tıkıştırdığın 3 taneyi de.''

Suratını astı, bir taraftan mide fesatı geçirmekten korkuyor, diğer taraftan da mutfaktaki tabakta kalan kurabiyeleri yeyip yememeyi aklından geçiriyordu. Böyle de pis boğazlı, aç gözlü manyağın tekiydi. ''1 yılda verdiğim kiloları 1 günde nasıl geri aldım?'' konulu bir kitap yazması işten bile değildi.

Boş kalan tabağına bakıyordu şimdi de, çiçekli miçekli bir tabak, ''çok saçma abi?'' diye düşündü içinden...

 Tabağın yanında da bir klavye vardı, sonra klavyeye dokunan parmaklar...

Ha?

Monitöre bakıyordu şimdi de.

Nası yani ya?

Aaaaa benmişim ya bu!

Böyle kendimi bir roman karakteriymişim gibi anlatmayı çok sevdiğimi farkettim, manyağım biraz evet. Hani katillerden gerçek hayatta tiksinirsin de, bir romanda yazarı o katili öyle bir yazmıştır ki ''Ay ne güzel katilmiş bu yaaaa :):))'' dersin ya, ben de kendimi öyle yapmak istedim sanırım. Yani ''Öküz gibi yedim,'' demek yerine ''Kız o gün çok kurabiye yemişti........'' yazmak daha hoş geldi işte. Çok hoş ama bir o kadar da boş.

O değil de 2-3 ay kadar kurabiye yiyeceğimi sanmıyorum, hoş yerim de yemeyeyim bence, yersem olmaz. Olmamalı. Yemiyim di mi. Evet yemiyim. Yemiyim demek de ne zevkliymiş, şu an farkettim.

 Yemiyim.

6 Mayıs 2011

Muhteşem Limon (yeni dizi)

Hasta olduğum zamanlarda konuşmayı hiç sevmiyorum. Neden, çünkü sesim o durumda travestiden hallice, kargadan biraz ince garip bir ses tonuna dönüşüyor, üzücü.

Mesela sesimi ilk kez bademciklerim vücudumdan ayrılmak için bağımsızlıklarını ilan etmeye hazırlanırken, burnum eski evimizin önündeki çeşme gibi şıpır şıpır akıyorken, yani hastayken duyan insanlara içimden ''şş aabi valla normalde böyle değil, normal insan sesi de mevcut benim mekanizmada, valla öyle beeee :( '' diyorum, keşke içimdeki sesi duysalardı, duysalardı da hep birlikte gülseydik. Sonra da çay içerdik. Benim çayım limonlu olabilirdi belki ama. Normalde limonlu içmem ama hasta olduğumda içebildiğim görülmüştür. Çayı limonlu içersem hemen iyileşirim çünkü, inanıyorum.

Böyle de bir manyaklık mevcut di mi?

Özellikle ben çocukken (şu an 86,5 yaşındayım) revaçtaytı. Naneli limonlu çaylar hasta olunca hemen peydah olur önüme gelirdi.

''Hasta mısın? Öyleyse çayına limon sık!'' ''Burnun mu aktı?! Öyleyse burnuna limon sık(!?!) 118 lim13 nolu numaramızı ararsanız bizden tam 1 koli limon size hediye!!'' ''Çocuğunuz mu olmuyor? Öyleyse ... hmm neyse.'' (1 saniyeliğine burnuna limon sıktığını düşün, ibretlik)

İçeceğine limon sıkınca hastalığının hemen geçeceğini sanma hastalığından müzdarip bir insan olarak herkese bol limonlu günler diliyorum. Limon sizi kutsasın, vitaminler peşinizi bırakmasın. Amen. (ses azalarak bit)

22 Şubat 2011

Sarı leblebi

Sarı leblebinin bir duruşu var. Yok mu? Bence var.

O diğerleri gibi değil. Çerez tabağının en mütevazı, en kendine has duruşu olan, en hüzünlü yemişidir sarı leblebi.

O bademdeki yanına yanaşılmayan çocuk imajı, antep fıstığındaki ''ben dünyanın en güzeliyim'' havaları, efendime söyleyeyim ay çekirdeğindeki ''en çok beni yiyeceksiniz!'' tribi yoktur hiç sarı leblebide... (burada hüzünlü fon müziği girer)

O, tabağın en dibine itilir çoğu zaman, ama laf etmez hiç. Melül melül kendini keşfedecek parmağı bekler.

Candır sarı leblebi, adam olun. (niye birden sinirlendim bilmiyorum)

5 Şubat 2011

Evde temize geçeriz...

Okulda, işte veya herhangi bir yerde kötü yazdığın yazıyı evde temize geçmek istersin bazen.

O yazıyı yazdığın sırada acele ettiğin için kötüleşmiştir yazın, dikkat etmemişsindir neyi nasıl yazdığına, işte o yüzden harfler birbirinin üstüne binmiş, kimi cümleler de kendi satırından taşıp üst satırdaki cümlenin üstüne abanmıştır. Ama bunu yazdığın sırada anlamazsın, çünkü nasıl yazdığına değil neyi yazdığına bakmışsındır. Ne zaman ki o yazıyı yazmayı bitirir uzaktan uzağa yazdığın sayfaya bakarsın, o zaman anlarsın ne denli kötü yazdığını, ne denli kötüleşebileceğini yazının.

Sonra ''O kadar da uğraşmıştım'' dersin. 'Evde temize geçmek' tek çözümündür artık, öyle ya evde temize geçersin, tertemiz bir sayfada düzgünce yazar; sevmediğin yazının olduğu kağıdı da buruşturup çöpe fırlatırsın, sanki hiç yokmuş, hiç olmamış gibi, unutur gidersin.

Peki size de oluyor mu bu? Yani... yazı yazmanın dışında ''temize geçmek'' istemek? Hani bir şey yaparsın, bir şey söylersin ama o sırada onu söylediğini duymaz, sadece söylersin, aklın değil sadece dilin çalışır bazen...

İşte ben o zamanlar, yani aklımın değil sadece dilimin çalıştığı zamanlar, tıpkı kağıda kötü yazdığımı en son farkettiğim andaki gibi hissediyorum, ''Düşünmeden konuşmuşum'' , ''Temize geçsem olmaz mı?'', ''Yaşamamış saysak veya düzeltsem bu yaptıklarımı? Hani bir ihtimal?'' diyorum kendi kendime. Size de olur biliyorum, oluyordur.

Ama bazılarına ''hep'' oluyor, onlar hep öyleler, hep dilleri çalışır, onların hep sadece dilleri konuşur. Akıllarını devreye sokup düşüncelerini dökmezler onlar, sadece konuşur veya yazarlar.

Ve bu arada unutmadan... Bizden o ''hep''leri dışında bir farkları daha vardır onların. En sonunda söylediklerini, yazdıklarını, yaptıklarını temize geçmek istemeyi bir kenara bırakın, o yaptıklarının kötü olduğunun bile farkına varmazlar, çünkü onlar hep doğrudur kendilerince, dilleri akıllarını ele geçirmiştir; boş boş konuşur, ona buna gereksiz laflar atarlar.

Şimdi düşünüyorum da, bizim değil ama onların ''evde temize geçme hakkı'' olsa keşke, çünkü onlara çok daha gerekli, buna bizden binlerce kat fazla ihtiyaçları var onların. Dilin aklı ele geçirmesi hastalığının sürekli hastası olanlar, evde temize geçebilseler keşke, keşke bilseler aslında neler dediklerini, yaptıklarını. Keşke.

29 Ocak 2011

Haşlama çay

Sallanan sandalyeme oturmuş yanımdaki pencereden kar yağışını izliyorum. Kar, ne güzel yağıyor kar... diye düşünürken ''kar'' kelimesinin etimolojisini araştırmak istediğimi farkediyorum, sonra önümdeki masada içilmeyi bekleyen sıcak kahveden bir yudum alıyorum. Karşımda da bir ayna var, o bana bakıyor ben de ona bakıp siyah çerçeveli gözlüklerimi düzeltiyorum. Sonra masadaki James Joyce'un Ulysses'i gözüme çarpıyor, onu alıp okumaya başlıyorum, başlıyorum ama bir taraftan da pencereden gördüğüm dışarıda savrulan kar tanelerini izlemek Ulysses'i okumaktan daha cazip geliyor, atıyorum kitabı bir kenara ve dışarıdaki karlı havanın soğukluğunu elimdeki sıcacık kahve kupasıyla dindirmeye çalışıyorum...

(gözler ovuşturulur)

Dur ya dur...

Bir dakika, aslında üzerimde giyilmekten diz yapmış bir eşofman var. Dışarıda da kar değil leş gibi çamurlu çamurlu yağmur yağıyor, masanın üstündeki kupada da kahve değil tekrar tekrar ısıtılmaktan ziyan olmuş bir çay var, önümde  adını bile doğru düzgün telaffuz edemediğim o kitap yok, başka kitap var. Hmm bir de kalorifer doğru düzgün yanmadığı için donmayayım diye üstüme battaniye örtmüştüm o var, böyle.  Haşlama çayımı içip burnumu silerken bir taraftan da sırtımı kaşıyorum. Bu.

26 Ocak 2011

Maddeler.

- Herkes -de/-da'ları ayrı yazmayanlara sinir olurken, ben direkt'i direk diye yazanlara sinir oluyorum. Direk değil o kardeşim, direkt, hatta ve hatta ''direct''. Başka bir dilden gelmiş, biz de onu 'direkt' diye çevirmişiz. Bari direkt diye yazmıyorsak 'doğrudan' diye yazalım veya 'dosdoğru' diye, bak böyle daha bizden oldu, oh mis gibi. Canlı Para'ya, Kelime Oyunu'na falan çıkınca lazım oluyor hep bunlar. Öptüm.

- Sanırım bu Biskolata Starz reklamı cidden işe yaramış, hiçbir markette bulamıyorum kendilerini, ben tadına baktıktan sonra yok sataydı çok güzel olacağıdı. Kısmet.

- Dün bir haber bülteninde Muhteşem Yüzyıl dizisinden sonra tarihi kitap satışının artışıyla ilgili bir haber vardı, haberdeki kitabevinin sahibi şöyle dedi; ''Diziyi izledikten sonra gelip 'Muhteşem Yüzyıl ile ilgili kitap var mı?' diye soran insanlar var'' Ben şimdi buna gülsem mi ağlasam mı bilemedim, ne güzel insanlarız. Hı bu arada Yüzüklerin Efendisi'nin de kitabı çıkmış. (2 sn'liğine son cümleyi cidden inanarak yazdığımı düşünsene)

- ''Azimli sıçan duvarı deler'' cümlesindeki 'sıçan'ı yıllarca fare sandığım için, cümlede ne denmek istediğini anlamamıştım, niye böyle şeyler yapıyorum bilmiyorum.

21 Ocak 2011

Nefretlik diyaloglar - 5

Kan bile çıkar bu diyalog sonrasında, aman diyim.

Birisi: Aayy bu çocuk sizin mi?
Baba: E bizim tabii...
Birisi: Dur bakayım, kaşı gözü hiç sizin gibi değil ama...
Anne: ??!?!? (baba bu sırada tip tip anneye bakar)
Birisi: Valla hiç benzemiyor size ya ehehehehheeahhshsfdh (psiko gülüş)
Baba: Benziyor ya işte baksana, burnu aynı ben, bana benziyor (çocuğunun burnunu sıkaraktan)
Anne: Hayır bana benziyor asıl...
Birisi: Ya diyorum işte babasına hiç benzemiyor bu ehehehhehehehashhdhdh (psiko gülüş strikes back)
Baba: Lan ?!?!
Birisi: ehehehhdhsdjsd
Anne: Kahve pişireyim.

20 Ocak 2011

Ayı ayağı sendromu

Ugg görmekten kurtulduk derken şimdi de tüylü çizme midir bot mudur öyle şeylerden çıkartmışlar. Tabii ''moda olan herşeyi giymezse ölecek hastalığı''ndan müzdarip olan ablalarım da durur mu? Hemen ayaklarına bu ilginçlikleri geçirirler ve sayelerinde sokaklar ayı ayağı sendromuna tutulmuş insanlarla dolar. Sağolsunlar. (kafa hafifçe yana eğilerek söylenir)
Bak şimdi aklıma geldi, tüylü çizme deyince yine kulağa bir nebze hoş geliyor ama ''kıllı çizme'' de mesela, çok çirkin değil mi? Tüylü çizme diye değil de 'kıllı çizme' diye satsalar ''ıyy kıllıymış bu ya ?!'' deyip bunu kimse almazdı, eğer öyle olsaydı çok iyi çok güzel olurdu. Ama olamadı.

(favorim ahahah)
 
Tuşların Tıkırtısı: 2011
© 2008-2015 Tuşların Tıkırtısı
El emeği, göz nuru.
Tema || Minima Black adlı temayı tanımlanamaz hale getirdim.