25 Aralık 2011

Filmlerde yapılan müsriflik...

Bir film izliyorsun. Adam var bir tane, sabah kalkmış, üstünü başını giyinmiş, tahminen de işe geç kalmasına ramak kalmış. Bu yüzden alelacele ağzına bir şeyler tıkıştırmak için kahvaltı sofrasına oturuyor. Sofrada da yok yok hani, kızarmış ekmek mi dersin, dilim dilim kesilmiş salam mı dersin, reçel mi, adı batasıca nutella mı, ne dersen de işte, ne ararsan var yani sofrada.
E tamam buraya kadar herşey normal... Ama adamımız o sofradan ‘’işe geç kalma durumu’’ nedeniyle bir yudum çayı 1 salisede içerek, çatala batırdığı o minnacık domatesi de midesine aniden yuvarlayıp ‘’YA BEN İŞE GEÇ KALCAM’’ diyerek o sofrayı bırakıyor ya, işte ben o anda filmin içine girmek, o adamın annesi rolüne bürünüp ‘’O kadar şey hazırladım insafsız, birkaç lokma şey ye de öyle git, tereyağ süreyim mi eppeğe?’’ diye bağırmak istiyorum. Oğlum öyle sofra bırakılır mı ya? Hadi işe geç kaldın anladık da bir yudum çay içip kalkmak nedir, benim izlerken gözüm kalıyor burada. İnsafsız.
◄►
Bir de mesela 2 arkadaş var, bunlar da bir yerde oturmuş havadan sudan konuşuyorlar gayet neşeli şekilde. Dondurma falan da yiyorlar. Sonra bir anda bir şey oluyor (nasıl oluyorsa hep çok mutlu bir an sonrasında kötü bir şey olur) bizimkiler tartışmaya başlıyor, o ikiliden biri sinirle masadan kalkıp gidiyor. Kalkıp gidiyor da, benim de onun arkasından kalkıp koşturarak ‘’Ya dondurma kaldı o masanın üstünde , bi' ye onu bitir de sonra kalk git, para verdin o kadar, ye bence sen onu’’ diyesim geliyor. Bence yazık o dondurmaya, ne gerek var yani, ayıp.
◄►
Küçükken de bir şey olmuştu, bir dizi vardı -adını hatırlamıyorum-. Onu izliyordum, küçük bir kız var, elinde de kocaman milka çikolatalardan var, bir cafede oturuyor, karşısında da babası var, sonra bir şey oluyor ve kız kalkıp gidiyor. Evet tahmin edeceğiniz üzere o çikolata da masada kalıyor. O küçük kafalı halimle bu duruma şaşırıp, ‘’Nasıl yaa o çikolata öyle bırakıp gidilir mi, eline alsaydı ya yolda giderken yerdi hem. Geri zekalı. ‘’ diye içimden söylendiğimi hatırlıyorum. Yani akıl var mantık var, hangi küçük çocuk 20x15 cm’lik çikolatayı masada öylece bırakıp gider? El cevap: Hiçbir küçük çocuk.
◄►
İşte ben böyle filmlerde, dizilerde; kahve, çay gibi bilimum meşrubatları içmeden ve önlerindeki yiyecekleri yemeden kalkıp giden insanlara sinir oluyorum, yiyin onları da öyle kalkın, ayıp denen bir şey var, arkanızdan ağlıyor onlar, müsrifler!!!1!bir1!

4 Aralık 2011

146'ya bağlanmaktan korkuyorum...

Şu yazıda msn ile tanışmamı anlatmıştım, şimdi de internetle tanışmamı anlatayım.

146 diye bir şey vardı, bilenler vardır. Bir yerlere kayıt olmanıza, kullanıcı adına, şifreye falan gerek olmadan, telefonun arkasındaki kablo yardımıyla internete girebiliyordunuz.

Böyle anlatınca çok hoşmuş gibi geldi değil mi? "Aaa ne güzelmiş ! Hiç kayda falan gerek yokmuş!" dediniz. Hah işte ben de öyle demiştim ama kazın ayağı öyle değil canlarım. Hem de hiç değil. Anlatayım kazın ayağını...

Ben bu 146 olayını dayımdan öğrenmiştim. Telefonun arkasındaki kabloyu bilgisayarın bir tarafına takıyor ve birden böyle değişik, robotsu, vıcır vıcır Allah'ın belası sesler çıkmaya başlıyordu. Sonra da 5 dk lanet olası sesler eşliğinde internetten bir şeylere bakıp hemen çıkıyordu. (niye hemen girip çıktığını daha sonra anladım, ama çok geç oldu)

Bunu gördükten sonra "Ne var ya ben de yaparım! Ben de girerim internete ne var yani?" dedim. Zaten başıma ne geldiyse "Nolcak ben de yaparım!" dememden geldi. En gereksiz zamanlarda özgüven patlaması yaşar, sonra o özgüveni elimde patlatıp "Niye böyle oldu ya?" diye ağlanırım. Huyum kurusun.

Neyse internete girmek için tüm şartları oluşturdum. Telefonun arka kablosu çıkarıldı, o kablo kasanın bir tarafıyla bütünleştirildi, evet o psikopat sesler de gelmeye başladı. Şimdi istediğim kadar internette fink atabilirdim. O site senin bu site benim gezinebilirdim. Saatlerce chat yapıp can sıkıntımı giderebilirdim. En saçma oyun sitelerinde oyunlar oynayıp, bedava mp3ler indirir, merak ettiğim şeyleri araştırabilirdim. Bunları hep yapardım.

Allah 146'dan razı olsundu, ne güzel bir şeydi ya bu 146, efendimiss 146, kayıtsız şartsız girip her boku yapabildiğim kıymetlimiss 146...

Evet, 146'ya sevgi, aşk, dostluk, minnet içeren şeyler söylemem 1 ay sürdü. O 1 ay sonunda anladım ki, ben internete değil internet bana giriyormuş. O 1 ay sonunda eve 180 milyon TL (o zamanın parasıyla) telefon faturası geldi.

Hatta gelmedi, girdi. Çünkü 180 milyonluk telefon faturası eve gelmez, girer. Hatta ben o faturayı evdekilere izah edene kadar çıkmayacak bir şekilde girmiş idi.

Şimdi ne zaman 146 dendiğini duysam beni bir titreme alır, o 146'dan internete girerken çıkan psikopat sesler* kulaklarımda yankılanır, o 180 milyonluk telefon faturası gözümün önünden geçer ve soğuk terler dökerim. "Bağlanmaktan korkmak" deyimi benim için 146'dan sonra anlam kazanmıştır.

(* o psikopat ses buradan dinlenebilir: link )
 
Tuşların Tıkırtısı: Aralık 2011
© 2008-2015 Tuşların Tıkırtısı
El emeği, göz nuru.
Tema || Minima Black adlı temayı tanımlanamaz hale getirdim.