16 Ekim 2012

Bakalım kahramanımız neler yaşayacak?

 Sevgili Allah;
Sana bir şeyler yazmak istedim.  

Niye bana sanki etrafımdaki herkese “Yürü ya kulum...” diyormuşsun da sıra bana gelince “Hmmmm... Sen haftaya cuma gel” diyerek geçiştiriyormuşsun gibi geliyor acaba? Bak gerçekten çok alınıyorum. Alındığımı belli etmiyor olabilirim –ki gerçekten belli etmem– ama alınırım. Hatta o sırada gülerek “Ahah yok ya ne alınıcam saçmalama” falan da derim, bu tıpkı “Onu sana demedim ya, sana der miyim hiç?” yalanıma benzer. Böyle tuhaflıklarım var maalesef. Hoş kime kimi anlatıyorum, ben senin üretimin değil miyim? Öyle miyim ki? Beni görüyorsun dimi şu an? Görüntü net mi? Heh.

 Acaba beni neden böyle bozuk tepkiler veren bir insan olarak yarattın? Bu kız içeriden alev alsın, içine dev bir şömine ateşi koyayım ben bunun ama dışarıdan pamuk tarlası gibi gözüksün diye düşünüp denemek mi istedin acaba? Gerçekten çok güzel bir deneymiş, tebrik ediyor ve kobay olarak bu deneyin sonuçlarını elbette merak ediyorum. 

Bakalım kahramanımız neler yaşayacak? İçindeki alevler dışındaki pamuk tarlasına sıçrayıp her yeri yakacak mı? *fragman müziği girdi burda*  Yalnız bir şey diycem, o içerdeki alevler pamuk tarlasına sıçrarsa çok fena yangın çıkar bak ben söyleyeyim, yanarım. İyi şeyler değil bunlar, bunları hesaba kattın mı? *araya sahneler girdi alevler, pamuk tarlaları, yanan şeyler // fragman seslendirici amca gir*  Academy award nominee Finduilas *DINKŞ *fragman müziği devam*  Umarım bir B planın vardır? *ben konuşuyorum* Hoş sen biliyorsundur olacakları ama neyse. Kızmıyosun bana dimi? *amca girdi* Coming soon to theaters... 

Bu yazıya fragman koyma işini sevdim, sen sevmesen de olur. Bir kere daha yapmıştım, neyse. 

Evet Allah’ım nerede kalmıştık... Şunu diyordum; O alevleri, pamuk tarlası, vesairesi biraz sakat iş, o kısmı bir düzeltebilirsen iyi olur gibime geliyor. Tabii sen senarist ve yönetmen olarak şüphesiz ki en iyisini bilen ve görensin, işine karışmak mümkün değil lâkin sonunun iyi bitmesi en büyük temennim. Hatta ortaları da iyi giderse daha bir hoş olur bence. En azından IMDb drama / comedy dalında 6.0  alabilecek bir yapım olsun, yani öyle olursa sevinirim... Söyleyeceklerim şimdilik bu  kadar. 

Umarım okumuşsundur.

Amin. (?!?!)

27 Eylül 2012

Dublajlı

Bazen biri size dublaj yapıyormuş gibi gelmiyor mu? “Bunu ben mi dedim cidden?” diyerek kendi dediğinize şaşırdığınız oluyor mu mesela hiç? Bana çok oluyor bu aralar, o yüzden sordum.

Mesela dudaklarım oynuyor, bir şeyler diyorum ama suratımın şekliyle o dediklerim uyumlu olmuyor. Genelde söylemek istemediğim bir şeyi söylediğim  zaman olur bu. Mimiklerim dediğim şeyi onaylamaz ama ağzımdan bir şeyler çıkar işte. E böyle olunca da ortada bir tuhaflık, bir uyumsuzluk olur. 

O yüzden “Bazen biri size dublaj yapıyormuş gibi gelmiyor mu?” diye sordum. Üzerine Türkçe dublaj yapılmış yabancı reklamlardaki, filmlerdeki karakterlerin, söylediğiyle  yaptığı bir olmayan o  duygusuz, uyumsuz, alakasız şekline bürünülüyor o an. 

Mesela karşındakini kırmamak için, “Hadi neyse böyle diyeyim de üzülmesin” düşüncesiyle  bir gram bile gülümsemeden komik bir şey söylersin ya, o sırada oluyor işte bu dublajımsı şey. Gülümsemiyorsun ama komik bir şey söylüyorsun, kendini gizlemeye çalışıyorsun ama yapamıyorsun ve ortaya saçma sapan bir görüntü çıkıyor. 

Öyle aklıma geldi de yazayım dedim. Buralarda dursun.

14 Ağustos 2012

Birtakım koku çağrışımları

Şimdi birtakım kokulardan bahsedeceğim. (trt haber spikeri edası) Aslında birilerinin bana çağrıştırdığı birtakım kokulardan desem daha doğru olur. Neyse işte sen anladın konuyu.  Anlamadıysan da okuyunca anlarsın ne kolaycı adam çıktın sen ya ben mi anlatacam her şeyi sana? Tipe bak. Ne var? NE ?

Mesela bence RTE  limon kokuyor. Öyle dalından yeni koparılmış mis sarı bebek limonlar gibi değil ama, hani şu buzdolabının yumurtalık bölümüne konan yarım, kurumuş, içi geçmiş  ve üzerinde yer yer kararmalar gözlenmekte olan limonlar var ya onlar gibi kokuyor, bana öyle geliyor. Bilemem doğrusunu.

Sonraa Kemal Kılıçdaroğlu da haşlanmış yumurta gibi kokuyor olabilir, ama şöyle. Hani mesela evde 4 kişisinizdir de o yüzden 4 tane yumurta haşlanmıştır, ama o 4 kişiden biri haşlanan yumurtayı yemez ve yumurta buzdolabına kaldırılır. Sonra o yumurta bekle bekle değişik bir hal alır ve 1-2 güne çöpte yerini bulur ya, heh işte o hale gelmiş yumurta  gibi kokuyor sanırım. Olabilir yani. Olur. Neden olmasın.

Bebeklerin vanilyalı dondurma koktuklarını tartışmam bile. Kesinlikle öyle kokuyorlar arkadaşım.  Hadi vanilyalı dondurma olmasa bile kesinlikle çok tatlı bir şey kokuyorlar.  Mesela hindistan cevizi kokuyor olabilirler.  

Paris Hilton da bozuk pembe pamuk şeker gibi kokuyor kesin. Bozuk pamuk şeker nasıl kokar bilmiyorum lakin bozulmuş olduğundan mütevellit birazcık kötü kokuyor olması muhtemel.

Bülent Ersoy  baharat kokulu ağır bir parfüm kullanıyordur  ve o parfüm kokusuyla kişi başına 3 kg sığır eti düşen bir mangal partisine gidip baharatlı etlerin keyfini çıkartıyordur. Tabii bunlar hep düşünce ehem.

Beyazıt Öztürk’ün un koktuğunu düşünüyorum. Bayağı düz un. Un koklamak gibi bir geri zekalılık yapmadığım için un nasıl kokuyor bilemiyorum ama bir şey de kokmuyordur herhalde. Beyaz da öyle bir şey kokmayan bir evladımız. 

Okan Bayülgen de bitter çikolata olarak satılan ama tadına bakınca “Ee hiç de bitter gibi değilmiş bu, biraz dandik herhalde?” denen sertimsi çikolatalarımızın kokusunu çağrıştırdı.  “HAYAT SOKAKLARDA ARKADAŞLAR LÜTFEN ANARŞİ (L) CONSUME OBEY DIE. HARİKULADE ŞİMDİ REKLAMLARA GİRİYORUZ :DD”  Dandik bitter çikolata Okan B.

Şimdilik bu kadar koku yeter, belki sonra devamını getiririm. (“şimdilik bu kadar koku yeter deyince” de ortama iştahı yerle bir eden asidi kaçmış kola kokusu geldi, yoksa bana mı öyle geliyor? kesin bana öyle geliyordur.)

13 Temmuz 2012

Kafanın sıcaktan süngerleşmesi

Şekil-1a
Şu anda odamda Arap Yarımadası iklimi hakim, öyle pis bir sıcaklık. Vantilatör de kar etmiyor o sıcaklığı geçiştirmeye, neden öyle o? Sanırım birazdan odadaki her şey teker teker slow motion bir şekilde kuma dönüşecek (bkz. şekil-1a). O parçalara ayrılıp kuma dönüşmeler de bir süre sonra odamı bir adet minyatür çöle çevirecek ve sonra tam önümdeki kapıdan içeri bir deve girecek. Deve derken benzetme falan yok, bayağı  hörgüçleri olan,  geviş getirmesiyle meşhur  deve işte.

O deve geviş getirerek Manowar - The Fight For Freedom arka fonu eşliğinde bana doğru gelirken birden ayağının dibinde kaktüs bitecek, ben kaktüsün bu âni oluşumuna şaşırırken kapıdan içeri bir tane de Kutup Ayısı girmesin mi? Girsin. Hoş bu hayal benim hayalim, istersem odamın kapısından 90’lardaki haliyle Coni Dep de girebilir. Lâkin efsanevi çöl-kutup ayısı-bedevi üçlemesini yakalamak adına kapıdan kutup ayısının girmesi bana daha mantıklı görünüyor (MANTIKLI??).  

Eee hocam o zaman bu durumda bedevî de ben olayım, yani kendimi feda edebilirim........... gibi şeyler   benim “kafanın sıcaktan süngerleşmesi durumu”ndan dolayı gözümün önünden geçiyorken, birden o hayali kumlardan, deveden  ve en önemlisi o kutup ayısından kurtulmak  için kendimi odadan dışarı attım. Odadan dışarı adım attığımda arkamı dönüp göz ucuyla odayı kolaçan ettim ve her şey yerli yerindeydi . Evet, çöl möl yok orda ama Arap Yarımadası iklimi var yani, var. Biliyorum. Siz de gelseniz siz de bilirsiniz, hatta gelseneniz? 

Şimdi de arka balkona oturmuş, rüzgar pöfür püfür pifir esip saçımla ağzımın yerini değiştirmeye çalışırken bunları yazıyorum. Birazdan bu esintiye yaraşacak lezzette bir kokteyl içeceğim.

(kokteyl içmedi. karpuz yedi. karpuzu da yerken bir tanesini yere düşürdü ve şimdi düşen karpuzun yerde bıraktığı şekerli pembemsi izi temizlemeye çalışıyor. / tıkırtı haber  07’12)

9 Temmuz 2012

Avize mi sallandı?!?!?

Az önce annem aradı  ve “Hava çok sıkıntılı kızım dikkat et.” dedi. O “sıkıntılı”nın şöyle bir anlamı vardı: Evet çok sıcak ama sıcaklık çok da önemli değil, deprem olabilir. Ayağını denk al.

 17 Ağustos depremini tam merkezinde yaşayan insanlarda her enteresan değişikliği depremle ilişkilendirme kabiliyeti vardır. Mesela Hava çok mu sıcaklaştı? Kesin deprem olacak, çünkü  17 Ağustos akşamı da çok sıcaktı... O halde bu bir deprem belirtisi olabilir. Gökyüzündeki Ay adeta bir elma gibi kızarık mı görünüyor? Deprem olabilir bak bu gece, o gece de böyle kızarıktı çünkü. Yıldızlar çok mu yakın? Hani böyle ellerini uzatsan tutacakmışsın gibi mi? Ya o gece de öyleydi, deprem olmasın sakın? Bu gece köpekler niye bu kadar çok havlıyor? Deprem. Sular çok sıcak akmaya başladı? Deprem deprem. Denizin suyu niye bu kadar yükselmiş? Hep depremden. Karıncalar niye bu kadar ortaya çıktı? Evet deprem. Denizdeki balıklar kıyıya vurmuş?  DEPREM!

Yukarıda yazdığım kuruntuların hepsi gerçek, evet yapıyoruz bunları. Bazılarının bilimsel gerçekliği vardır elbet ama çoğu hüsnü kuruntudan başka bir şey değil.

Aslında bir taraftan bakınca her şeyi depreme bağlamamız da komik. Bakın mesela burda bir arkadaş ortamında sohbet edilirken o sohbette konuşulacak şey kalmaz ve sohbet tıkanırsa hemen biri çıkar ve “YA ABİ DEPREM NASILDI ÖYLE YA SESLER FALAN KORKU FİLMİ GİBİYDİ. TÜYLERİM TİKEN TİKEN OLUYO AKLIMA GELDİKÇE ” der, bunu söyleyen adam oradaki herkesin depremle ilgili bir anısı olduğunu ve dediğine ekleyecek şeyleri olduğunu bilir. Böylece de konuşmayı kurtarmış olur. Kendisi tam bir sinsidir, tam bir iyi niyetli pis çakaldır. (bkz. konuşma açıcısı olarak deprem yaşanmışlıkları)

Avize sallayıp “Aa baksana deprem olmuş?????” diyerek karşı tarafı şakalamak da ayrı bir olay. Avizenin sallandığını görünce “OHA DEPREM OLMUŞ BEN NASIL HİSSETMEDİM? BAYAĞI DA SALLANMIŞIZ YALNIZ” diyerek tırsak hal ve hareketlerde bulunup şakayı yemişliğim var benim de çok şükür. Çünkü avize, richter ölçeğinin evdeki pek de afilli olmayan ismi gibi bir şey buralarda, gülmeyin.Gülün veya neyse.

İşte depremden sonra  ortaya çıkan az buz komikliğe karışmış şeyler de var , yeteri kadar ağlatmalı deprem yazısı vardı, bu da böyle olsun.

9 Haziran 2012

Arabam nerde benim?

 Sanırım şimdiye kadarki en büyük başarım ilkokul 2. sınıftaki  resim yarışmasını kazanmaktı. Fakat durumun vahimliğine bakar mısınız, kaç yaşındaki insan gelmiş  burada bilmemkaç yıl önceki şeyi hayatının en büyük başarısı olarak gösteriyor... Ne acayip, ne kadar dandik bir durumdayım onu anladım şu an.  “Kazanmak” deyince de  insanın aklına hemen araba kazanmak  efendime söyleyeyim  denizli, kumsallı, havuzlu, animatörlü tatil kazanmak gibi şeyler geliyor dimi, evet. Bana da öyle gelmişti, yaş  7 de olsa 70 de olsa “kazanmak”  akla hemen öyle pahada ağır olan şeyleri getiriyor, ama öyle değil. Yani öyle değilmiş, onun öyle olmadığını işte o zaman anladım.

Ben içine kapanık ama o kapanık içinde de bir sürü tilki döndüren bir çocuktum, canım sıkılınca orda burda gördüğüm şeylerin resmini çizer, o çizdiğim saçmalıklarla da aklımca millete hava atardım. O içe kapanıklığım söz konusu şey resim olunca nasıl oluyorduysa  ortadan kayboluyordu... Bir gün 2. sınıfta resim yarışması mevzusu ortaya çıktı, bana nasıl olduysa bir kendine güven geldi ve BEN DE KATILICAM diyerek atladım yarışmaya. Konusu neydi hiç hatırlamıyorum, bir şeyler çizdim sonra  aileden birilerine gösterdim, sevinç içinde ordan oraya hoplayıp zıpladım, çizdiğim şeyi hocama verdim ve sonucu beklemeye başladım. 

O resim hala duruyor ama şimdi o kadar üşeniyorum ki; 1,5 adım ötemdeki tarayıcıya koyup taratıp buraya koymak o kadar zor geliyor ki anlatamam, aslında anlatırım ama onu da anlatmaya üşeniyorum, evet. Ne diyordum ... heh, sonucu beklemeye başladım, bekledim bekledim, bekl...  ve sonuç açıklandı. 1. olmuşum. 

2 gün sonra bilmemnerde bilmemne töreni olacakmış ve ordan bana sertifika vereceklermiş, sonra ödülümü alacakmışım ve yine sonra nedense bana ağaç mı ne diktireceklermiş, bunları yaparken de hep efendi olacakmışım; hiç kimseyi kızdırmayacakmışım, onlar gak derse ben de gak diyecekmişim. Bunlar hep hocamdan aldığım nasihatlerdi. 

Öyle bir anlattı ki pek sevgili hocam, ben de kendi kendime diyorum ki; “Bana araba verecekler eheh, yani  kısacık bir olay için kraliyet ailesi terbiyesi almamın ne gereği var ki lan, herhalde araba verirler yani. Hem kaldı ki ben gayet  terbiyeli bir çocuğum sen neden bahsediyorsun be kadın?” Bunlar da hocam bana nasihat verirken benim içimden geçenlerdi. Teşekkürler.

Ama nasıl heyecanlıyım bunları dinlerken, ödül alacaksın kızım diyorum içimden, ÖDÜL LAN. ÖDÜL NE Kİ? KESİN ARABA VERECEKLER HE. -Allahın şapşal veledi hala araba diyor-

Sonunda ödülün ne olacağını öğrendiğim gün geldi çattı, beni elimden tutup tiyatro sahnesi gibi bir yere çıkarttılar ve o zamanlar bana acayip havalı bir şeymiş gibi gelen, kırmızı kurdelayla süslenmiş sertifikamı verdiler. Sonraları yırtılıp çöpe atılacak olan sertifikamı incelerken bir yandan da etrafı kolaçan edip dev paket içine gizlenmiş sevgili arabamı görmeye çalışıyordum. O sıralar "arabayı verdiler de paketi kaldı" diye düşünecek kadar kafam çalışmıyor tabii, napacaksınız. Ben öyle etrafımda saf saf arabalı paket ararken önüme kırmızı rujunu kahverengi dudak kalemiyle bütünleştirmiş pişmaniye saçlı bir teyze geldi, beyaz saçları gerçekten de pişmaniyeye benziyordu. Beni sulu sulu öptükten sonra elime diş fırçası boyutunda bir paket verdi ve gitti. Yanağımdaki sulu öpüşün izini kolumun kenarıyla silmeye çalışırken bir yandan da diş fırçası boyutundaki pakete bakıyordum.Ödülüm diş fırçası boyutundaki bir paket içindeydi. Diş fırçası boyutunda derken, ciddiyim. Lütfen gülmeyin.
Yoksa ödülüm diş fırçası mı? Halbuki dişlerim de kötü durumda değil ki benim, sonuçta 7-8 yaşındayım. Ya niye diş fırçası? AMA ARABA? :( 
 Diye içimden ağlanırken pakedi açtım ve ödülün saat olduğunu gördüm;
 Anaaa saatmiş lan. Oooo iyi ya olsun iyi. En azından diş fırçası değil ehehehe. Araba da iyi olurdu aslında ama olsun diş fırçası değil ya neyse, saat güzel bi şey. Ama araba da ols...
Ben yine kendimi avuturken başka biri geldi ve diğer görevimi yerine getirmek üzere beni ağaçlık bir yere götürdü. Ağaçlık bir yer deyince de şimdi tuhaf oldu ama neyse... Fidan dikecekmişim efenim. 7-8 yaşındaki çocuğa boyundan büyük kürek verip o çocuğun o kürekle toprağı kazmasını ve toprağı fidanın üstüne atmasını istedi Allah'ın belaları.

Peki  sonuç ne mi oldu? O çocuk küreği toprağa saplamaya çalışırken dengesini kaybetti ve düştü, toprakla haşır neşir olurken aklını kaybetti ve ağlamamaya çalışmaya çalıştı. Fidan dikmeyi belki de çok yanlış anlamıştı. Belki kendini fidan olarak göstermek istedi ve bu yüzden kendini toprağa attı. Kendini toprağa atınca da fidan dikilmiş gibi bir şey oldu, ağlarken de fidanı sulamak gibi bir gönderme yapmak  istemiş olabilirdi, ne vardı yani olamaz mıydı?

He gönderme yapmak istemiş olabilirmiş he, laflara bak. Bayağı düştüm işte, o kadar insanın önünde rezil duruma düştüm. Üstüm başım toprak oldu hep. “Hayattaki en büyük başarım” dediğim şey de böyle  -ecnebilerin deyişiyle- epic fail ve umduğunu bulamama ile sonuçlanan bir olay, artık gerisini siz düşünün. Ben de bu arada su içeyim en iyisi.

28 Nisan 2012

Tarihi bir mekan olarak internet kafe

Bazen geçmişi yâd etmek için internet kafeye gider, bağıra çağıra oyun oynayan çocukları, kulaklığı takıp Kurtlar Vadisi izleyen abileri, yandakinin monitörünü sinsice dikizleyen insanları izler, hüzünlenirim...

Peh peh cümleye bak, yalana bak, geçmişi yâd etmek için gidermişmiş. Lâf. Gayet de evdeki nuh nebî’den kalma yazıcım bozulduğu ve bir şeyin çıktısını almam gerektiği için geçen gün uzun bir aradan sonra internet kafeye gittim. Hesapta geçmişe gitmek yoktu –nasıl olsun?- , tek isteğim o çıktıyı aldıktan sonra kafede çalışan çocuğa dönüp ‘’Borcum ne kadar ahpap?’’ demek ve o lanet olası kokmuş yerden (amerikan filmi yan etkileri) çıkmaktı. Lâkin benim hesapta öyle bir şey olmasa da, internet kafeye ne zaman adım atsam zaten zaman makinesiyle geçmişe gitmiş gibi oluyorum.

Şöyle ki, 5 yıl önceki tipler hep orada; birbirlerine bağırarak oyun oynayan çocuklar, mikrofonlu tozlu kulaklığı takan 243. kişi olmaya hak kazanarak Kurtlar Vadisi bölümü izleyen abiler, okuldan yeni çıkmış sırt çantalı liseliler, sonra sinir bozucu ‘’internet kafe müziği’’ vs. Yalnız şunu farkettim; eskiden internet kafelerde hep liseliler olurdu ve o liseliler o zaman Counter, Half Life falan oynardı, şimdi ilkokul bebeleri doluşmuş, bunlar da halk arasında bilinen adıyla KINAYT, yani Knight Online oynuyor. Oynarken de etraftaki insanların kulaklarının pasını silmeyi elbette ki ihmal etmiyorlar, canlarım. Bir de koca monitörlerden LCD’lere dönüş olmuş. Bu birkaç değişiklik haricinde internet kafeler tam bir Türkiye’nin “Erken Dönem İnternetliler”i için nostalji mekanı değil mi şimdi? Bayağı turist falan gezdirilebilir oralarda bence, “Bak coni biz birkaç sene önce bu insanlardan biriydik, sonra evrim geçirdik hep” gibi şeyler söylenerek o erken dönem internetlilerin nasıl türler oldukları açıklanabilir.

Yalnız kendimi orada o kadar geçmişe gitmiş gibi hissetmişim ki yemin ederim –şaka değil- bir an monitördeki yansımama bakıp üstümü başımı kontrol ettim. Hani lise üniforması giymiş halimle miyim, kravatım falan var mı, efendime söyleyeyim saçlarım at kuyruğu şeklinde toplanmış da suratım tabak gibi ortaya çıkmış mı diye baktım monitörden kendime.Neyse ki sonra ekranda turuncu sinyal veren msn konuşma penceresinin olmadığını görünce rahatladım ve “Finduylas hâlâ şimdiki zamandasın, yani sene 2012, aylardan Nisan, günlerden... neyse gün önemli değil. Şey yapma fazla. Hem çok film izleme lan, iyice kafayı yedin, saçma saçma şeyler kurup duruyorsun yine” diyerek kendimi paylama fırsatını yine kaçırmadım.

Sözün özü diyorum ki internet kafeler mühim, onları koruyalım. Onlar da bir nevi tarihi mekan, erken dönem internet çağı hep oralarda yaşandı, önemli yani o bakımdan. Hem benim gibi evdeki yazıcınız bozulunca veya internetiniz kesilince hep lazım oluyor o kafeler, evet. Koruyun onları.

9 Mart 2012

Yılandan korkmam kuştan korktuğum kadar

İnsanlar yılandan korkar, köpekten korkar, böcekten korkar... Hadi en sıradışı olsa olsa palyaçodan korkar –ki cidden palyaçodan nasıl korkulur anlamıyorum ben muhabbet kuşlarından korkuyorum arkadaş. Evet, el kadar minik muhabbet kuşlarından.

Küçükken evinde 3 tane muhabbet kuşu beslenmiş bir insan olarak ben o yaratıklardan korkuyorum. Zaten bu korkum da o 3 zibidik kuş yüzünden ortaya çıktı. O kuşlar kafesteyken iyiydi, güzeldi, yemlerini kafesteki bölmeye koyup ''cici kuş ehöeh. maviş naber salak dsjsjdf'' diye eğleniyordum da, o kafeslerinden dışarı çıktıkları an ben ölüyordum, ben ne yapacağımı şaşırıp EEEEÖAAAAĞ diye bağırarak o kafesli odadan koşarak uzaklaşıyordum.

(yazar bu paragrafta kuşlar’a sesleniyor)

Be Allahsız kuşlar, o kafes açıldığı an ciyaklaya ciyaklaya, havaya tokat ata ata kanat çırpıp niye üzerime geliyordunuz ya? Hayır el kadar da minicik şeylerdiniz, o korkunç sesleri nerenizden ve nasıl çıkarmayı başarıyordunuz onu zaten anlamıyorum. Yemin ederim hatırlayınca irkildim gagalarını sevemediklerim. Hoş siz de haklıydınız bir yerde. Ben de yaşam alanımdan kopartılıp bana benzemeyen yaratıkların olduğu yerde kafese konmuş bir kuş olsaydım, ben de kafesimin kapısı açılınca önüme gelenlerin üstüne hırçın hırçın uçar, gözlerini sivri gagamla deşmek isterdim.

(yazar bu paragrafta kuşlar’a seslenmiyor)

Evet gözlerini deşmek. Şimdi bunu açıklayayım. En bilinen korkulardan birini örnek vererek açıklayayım, diyelim ki yılandan korkuyorsunuz... Yılan ne yapar? Isırır EN FAZLA, zehirlenir ve acısız bir şekilde ölürsünüz. Ama kuş öyle mi? Hı öyle mi? Değil.

Kuş, gözünüzü gagasıyla deşebilirliği olan bir yaratıktır! Ve bu da kuşu yılandan daha tehlikeli yapar!!!1! İşte korkumun ana sebebi bu. Bana doğru uçuşa geçmiş bir kuş görünce o kuşun direkt gözlerimi gagasıyla parçalayacağını düşünüp aklımı yitiriyorum.

Bir an düşünün lütfen, bana hak vereceksiniz! Kuş hızla ciyak ciyak bağırarak üstünüze doğru geliyor, şimdi tam suratınızın dibinde, kafası yerinde değil zaten bu hayvanatın, kuş beyinli(?!?!), bir an delirip, sinirlenerek gözlerinizi parçalaması nasıl mümkün olmasın?

Gayet de mümkündür. Olur, oluru var. Ben korkuyorum ve eğer ben korkuyorsam oluru vardır. Hitchcock reyis bu konuyla ilgili film yapmışsa oluru kesinlikle vardır.

Noktayı Yaşar'ın beni destekleyen ünlü sözleriyle koyuyorum;

''Kuşlar... sen kuşları boşver...
Evleeeer yerlerinde değiller... Aşkım...
Sakın sen kuşlara uymaaaa''
Teşekkürler...

3 Mart 2012

Takla atamamak

İlkokulda beden dersinin olduğu güne yoğun stresle başlayan biri olarak ‘’en sevdiğim ders beden!’’ diyen tiplere içten içe sinir olduğumu gizleyecek değilim. Evet beden derslerinden nefret ederdim, bu nefretin tek sebebi de tabii ki şu takla atma saçmalığıydı.

Herkes eşofmanlarını giyer, sıraya girer ve beden hocasının gelmesini beklerdi. Eğer o hoca elinde voleybol, basketbol toplarıyla falan geldiyse tamam, o ders güzel geçecek. Fakat minder getirdiğini gördüğüm an...

İşte o andan itibaren korku... gerilim... kalp çarpıntısı... titreme... soğuk terler... minder... takla... an epic-fail story... coming... THIS SUMMER...

Pardon araya fragman girdi... Ne diyordum, heh işte o minderi gördüğüm andan itibaren, Allah ne kadar berbat duygu verdiyse sırayla onları yaşamaya başlıyordum. O minder demek; takla atmak demekti. Daha doğrusu ‘’takla atamamak’’.

Takla atmayı bir türlü beceremiyordum evet, ne var? N’oldu komik mi? Evde yere battaniye falan serip onların üstünde ''takla dersi''(!?) çalışmama rağmen o taklayı bir türlü düzgün atamıyordum. Tüm attığım taklalar ya başlamadan ‘’hocam boynum şey oldu :(’’ yalanıyla biter, ya da sağa sola eğimli taklaya dönüşüp pis veletlerin gülüşlerine maruz kalırdı.

Koca kasaların üzerinden atılan taklalarsa başlı başına gerilim filmi konusu olur, takla atmak için sıraya girmiş çocuklar, hepsi stres içinde ama hiç kimse birbirine belli etmiyor... Ya çok saçma, çok komik ama aynı zamanda çok gerilimli bir sahne değil mi lan? Zaten takla atmak başlı başına saçma ve komik bir olay bence.

Hayır benim asıl anlamadığım, beden dersinde takla atınca noluyordu? Niye takla atmak bu kadar önemliydi? Bu ülkenin çocukları neden beden derslerinde yıllarca takla atmaya zorlandı? Takla sporu diye bir spor mu vardı? Bu spor bizim ata sporumuz muydu? Bunların cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.

Ama öğrenmek istediğim bir şey var. Hani süper süper taklalar, parendeler atarak kendini bir şey sanan havalı tipler vardı ya, onlardan biri bu yazıyı okuyorsa kendisine soruyorum; Nooldu?? Takla attın da nooldu? Takla atmak üzerine bir hayat mı kurdun acaba naptın?He nooldu?

Merak ediyorum, gerçekten.

foto

25 Şubat 2012

Tam bir şey diyecektim...

Sesli düşünüyorum...

Birkaç kişi oturmuş bir konuyla ilgili harıl harıl sohbet ediyor, şakalar, komiklikler, kahkahalar falan, ortam güzel. Sen de bunları uzaktan uzağa izliyorsun... Sonra ''lan?'' diyorsun kendi kendine ‘’ben niye burda dut yemiş bülbül gibi oturuyorum ki? benim de söyleyeceklerim var!‘’

Diyorsun da, sen bunu dedikten sonra tam konuyla ilgili bir şey söyleyecekken o konu değişiyor ya............. Allah’ım o ne berbat, ne pis bir durumdur lan. Ağzın içine kaçıyor resmen. Sen o kadar yüklemi özneyi dolaylı tümleçi falan kafanda kur, yerine yerleştir, cümleyi söylerkenki surat ifadeni de hazırla, ağzını aç, tam söyleyeceksin, hooop konu değişsin.

Tebrikler, söyleyeceğini söyleyemediğin için canın sıkıldı ve boşu boşuna ağzını açtığın için de hava yutmuş oldun. Hava yutmak sağlığa zararlı, hoş değil, mideni şişirir, gaz yapar hep.

Gördüğünüz gibi bu durum kişiyi hem fizyolojik, hem psikolojik olarak etkilemektedir. (hep bu cümleyi kurmak istemişimdir)
Şaka bir yana içim parçalanıyor yemin ederim. Ben bu duruma düşünce ayrı parçalanıyor, başkasının bu duruma düştüğünü farkedince daha bir ayrı parçalanıyor. Bunu farkedince o kişinin yanına gidip ‘’sahi ne diyecektin sen ya, tam bir şey diyordun?’’ deyip çakallık yaparak sevap points kazandığım görülmüştür.

Bu ‘’diyeceğini diyemeden konunun değişmesi’’ durumuyla başa çıkmak istiyorsak atik olalım biraz gençler, atik. KOŞ. Fırlat. Söyleyeceğini söyle. Konunun değişmesine izin verme. *bu sırada eye of the tiger arka planda çalıyor*

- Bir de bundan ayrı, söylenen şeyin hiç kimse tarafından iplenmemesi durumu var , o da ayrı pis. Öyle havada asılı kalıyor adamın söylediği şey, ‘’lan keşke söylemeseydim, kimse duymadı mı yoksa ya? kamyon geçti belki onun sesinden duyamamışlardır ... bir daha mı söylesem?’’ diye kendilerini yer bunlar da. Onlara diyebileceğim tek şey; SİZ KONUŞMAYIN SAPITIYORSUNUZ.

Şaka şaka.

Hayırlı günler, iyi akşamlar.

foto

18 Şubat 2012

Aslında mutfak 10 adım ileride...


2 eliyle 6 bardak taşıdığını gördüğüm insan, benim için maharetli falan değil, üşengeç insandır. ''Off şimdi 2 saat mutfağa git gel mi yapacam ya... 3’ünü bir elime alayım, diğer 3’ünü de diğer elime, öyle taşıyayım'' kafasındadır. Kendimden biliyorum, öyledir.
Hoş üşengeçlikten doğan bir maharet de söz konusu olabilir ama konumuz o değil. Zaten konumuz o olsun istemezdim, yani ''Üşengeç insan aslında pratik insandır. Pratik insanın maharetleri ise saymakla bitmez. Onlardan biri de elbette 2 elle 6 bardak taşıma yetisidir. Buna şöyle bir örnek vermek uygun olacaktır...'' falan filan diye bir sürü sonu –dır ile biten, bayıcı cümleler kurmam hoş olmazdı. (bak bu paragraf acayip sıkıcı oldu mesela)
Neyse. Konumuz, sırf 10 adım fazla atıp 2 posta halinde mutfağa gitmemek uğruna bir sürü bardağı eline doluşturarak mutfağa giden, bardakların kırılması riskine, o bardakların kırılıp etraftaki camları süpürme riskine göz yuman insan. Yani sen. Evet. Naber naptın?
Hadi sen değilsen öbürü de olabilir. Hmm öbürü de mi değilmiş? Öteki olsun madem. O öteki de ben oluyorum. Merhaba.
Zira az önce odamda gün içinde birikmiş toplamda 6 adet olmak üzere, 3 adet meşrubat, 1 adet su ve tabii ki 2 adet de çay bardağıyla göz göze geldim ve aniden ''gurban olduğum ya rasulallah’tan'' bana hediye olan üşengeçlik kafam çalışmaya başladı.
O bardaklar... mutfağa giden yol... o bardaklar... yol... bardaklar... MUTFAK YOLU.
Hayır yani gören de beyaz sarayda yaşadığımı sanacak, ‘’odayla mutfak arası 100 metre herhalde de ondan git gel yapmaya üşeniyor’’ diye düşünecek, ‘’amma lakin ki öyle değil’’.
Mutfak 10 adım ileride, ama nasıl pis bir huysa bendeki fazladan 10 adımı atmaya bile üşeniyorum. Yani üşendim ve iki elime o 6 bardağı doluşturarak, parmaklarımı da akrep kıskacı misali sıkarak mutfağa doğru ilerlemeye başladım, ilerlerken kendi kendime ''ben bu kadar bardağı odada biriktirmeyi nasıl başardım acaba ya? onu bırak ben bunları ne ara içtim hiç hatırlamıyorum lan?'' diye söylenmeyi tabii ki ihmal etmedim.
Yani diyeceğim o ki, Allah kimseye böyle saçma üşengeçlikler vermesin.
Zor dostum. Çok zor..........

7 Şubat 2012

Katil pervaneler

Hani bazı evlerin tavanına monte edilmiş kocaman pervaneler olur, etrafında koruması falan yoktur bunların, öyle kendi kendilerine dönerler. Hatta bazılarının ortasında lamba da olur. Yok yok o önüne geçince Darth Vader sesi çıkarılabilen, yukarıdaki fotoğraftaki gibi vantilatörleri demiyorum, büyük pervaneler. Heh işte, bence onlar çok korkunç şeyler.

Niye mi korkunç? Şimdi bu pervanelerin etrafında koruması, demiri, vesairesi olmuyor ya, o yüzden bana hep monte edildikleri yerdeki vidalardan biri düşecekmiş de, o pervaneler oldukları yerden kopup hızla dönerekten evdeki insanları parçalayacaklarmış gibi geliyor.
Şimdi gözümde canlandırdım ve evet dostum, bence korkmakta haklıyım!
Yani mesela onu oraya monteleyen adamın o gün canı çok sıkkındı belki? Karısıyla falan kavga etmişti de ‘’Amaan oldu işte bu, zaten canım sıkkın bunla mı uğraşacam!!!!’’ diye düşündü ve o pervaneyi oraya çok da sağlam montelemedi, olamaz mı? Olabilir.
O yüzden bence o etrafında koruma olmayan dev pervanelere güvenmeyin, bir pervane tarafından öldürülmek istemezsiniz değil mi? *burada yüksek volümdeki bülent ersoy kahkahası var* Gidin klima alın ya da kafasını sağa sola çeviren büyük vantilatörlerden alın, onlar dev pervanelere nazaran daha insancıl ve daha güvenilirdirler.
-
Eveet, bu kış gününde benim manyak pervane korkumu sizlere de aşıladığıma göre artık çocukluğuma inip bunun sebebini araştırabilirim. Gideyim.......

29 Ocak 2012

Halbuki kalın çorap diye bir şey var...

Dışarıda kar yağıyor, zehir gibi soğuk var, ben donmamak için lahana misali kat kat giyinmişim, öyle ki o kat kat giyinmemden dolayı elimi kolumu zar zor hareket ettiriyorum, burnum kızarmaktan palyaço burnuna dönüşmüş, buz tutmuş yolda kaymamayım diye yere baka baka yürüyorum. Yani bayağı ucube, Allah’ın belası, kımıl zararlısı bir haldeyim...

Sonra o düşmeyeyim diye yola dikilmiş kafamı yavaş yavaş göğe doğru yükseltmeye başlıyorum ve bir bakıyorum ki Allah'ım o ne! Karşımdan mini etekli bir hatun salına salına geçiyor. Ve işte ben o hatunu o halde gördüğüm andan itibaren soğuğu falan değil, gözlerimden çıkan ateşleri hissediyorum.

Anlamadığım, nasıl oluyor ya bu? Yani insan hiç üşümez mi öyle? Hayır giydiği şey öyle tayt, kalın yün çorap falan da değil, öyle olsa tamam, onu biz de yapıyoruz ama hatun gayet incecik ten rengi çorap giymiş. Nasıl bir bünyedir ya bu?

Ben o kadar kat kat giyinmeme rağmen donuyorum, siz hiç üşümüyor musunuz şimdi incecik çorapla gezinen canlarım? Bacaklarınız falan hiç mi donmuyor? Tamam güzelsiniz , en ikoncan sizsiniz, en sütun, en pürüzsüz bacaklar sizin, karlı sokaklarda en çok bakılası, en fotoğrafı çekilesi, en asılınası, en aşık olunası, en en en süper kızlar sizlersiniz falan onlar ayrı da biraz da kendinizi düşünün, ne bileyim, hasta olacaksınız hep.

Sonra uğraşın günlerce tylolhottır, selpaktır, silmekten aşınmış, kızarmış burundur falan. Ohoo hiç hoş değil, size hiç yakışmaz onlar.Bakın şimdi sizi öyle hayal ettim de birden iğrençleştiniz gözümde. Halbuki öyle olmamalı, siz pamuklara sarılması gereken nadide insanlarsınız. Hep sizi düşündüğümden yazıyorum ben bunları.

Yalan be ne düşünücem. Beter olun. Bacaklarınız soğuktan kaskatı kesilsin, hareket edemesin. Akıl var mantık var, insan kalın çorap giyer, en kalınından taytını giyer de öyle dolanır o soğukta. Peh.

Not: Şaka maka o incecik çoraplarla cidden üşümüyorsanız taktiği bana da verin ya, olur mu? Bu konuda aydınlanmak istiyorum. Bir şey mi içiyorsunuz dışarı çıkmadan? Ya da çorapların özel ısıtması falan mı var veyahut üşümeme kremi var da onu mu sürüyorsunuz? Ona göre bana özelden bir şey edin de halledelim o işi.

Ok. Öpt. Bye.

Foto

18 Ocak 2012

Market alışverişi

Evdekilerden biri market alışverişine gitmiş, eli kolu poşetlerle dolu bir vaziyette eve gelmiş. Sen ona kapıyı açmışsın, poşetleri onun elinden almış, mutfağa götürmüşsün. Market poşetlerinin içindekileri yavaş yavaş çıkartıyorsun...

Eveeeet sıvıyağ almış, tuvalet kağıdı, tamam, diş macunu... Hmm kola, zar zor yediğin birtakım sebzeler, çay, 12’li yumurta... ahaha kırılmış ya bi' tanesi, tavuk mavuk, pil... bir sürü pil vardı zaten evde! Neyse... 124 tane farklı şekilde ama aynı lezzette makarna, süt, evet süt gerekli, patates, soğan... Başka bir şey, başka bir şey daha, sana gereksiz gelen bir diğer şey, öbürü, bir tane daha ondan, son poşet. Ya ama bi’ dakka ya... Senin istediğin şey yok!

Heh, naber naptın? Bir an için hayata küstün değil mi? Bence o istediğin şey poşetlerin içinden çıkmayınca canın sıkıldı biraz. Senin sıkılmadıysa da benim canım sıkıldı, yani sıkılıyor.

O market poşetlerinin içindeki zımbırtıları dışarıya ‘’benim sevdiğim şeyleri de almıştır’’ umuduyla öyle bir neşe içinde, öyle bir eblek ‘ehe’ surat ifadesiyle çıkarıyorum ki, o şeyler poşetlerden çıkmazsa adeta hayata küsüyorum. Nasıl anlatsam... Böyle her taraf kararıyormuş da sadece poşetler ve ben aydınlıkta kalıyormuşuz gibi oluyor. Sonra silkelenip kendime geliyor ve hemen alışverişi yapan kişiye dönüyorum ‘’Eee her şeyi almışsın, şu bıdıbıdıları niye almadın ki!?’’ diye çemkirmeyi tabii ki ihmal etmiyorum.

O alınmadığına çemkirdiğim şeyler de genellikle aburcuburlar olur efendim. Cipstir, kuruyemiştir, çikolatadır, işte aklınıza gelebilecek her türlü sağlıksız şey. Yemek memek yemeden onlarla hayatımı sürdürebilirim diye düşünüyorum. O yüzden onlar benim için mühim arkadaşım. Bir çerezza sinemadır, bir ülker fıstıklı çikolatadır, efendime söyleyeyim işte sonra bir doritos nachodur. Onlarsız olmaz. Onlar da alınmalı. (bu paragraftaki markaları yazmak için hep para aldım fakirler :)))) şkfkgh)

Yani bir evde başkalarıyla birlikte yaşıyorsan ve market alışverişine gidiyorsan, o evdeki herkesin sevdiği şeylerden bir tane de olsa alacaksın. Canımı sıkmayın benim, bak mesela ben herkesin gönlü hoş olsun diye alıyorum, öyle de iyi, öyle de ne şiş yansın ne kebapçı bir çakalım. Siz de öyle olun.

-

Evet bir kanayan yaraya, bir derinlerde kalmış; kimsenin dile getiremediği toplum sorununa daha parmak bastım. Bu yüzden huzurla doldum, pokemondaki ciglipaf gibi hissediyorum. (bu sırada ben üstünde ''toplum sorunu'' yazan kağıdın üstüne parmak basıyorum ve siz ağlayarak uzaklaşıyorsunuz)

Market alışverişi mühim. Sevgi sizinle olsun.

4 Ocak 2012

''En iyisi karşı kaldırıma geçeyim''

Şimdi mesela, yolda yürürken bir yerlere gözüm takılır benim veya aklım başka bir yerdedir. Aklımın gittiğim yolda değil de, başka taraflarda olduğu zamanlarda yanlış yola yöneldiğim çok oluyor.

Yanlış yolda olduğumu farkettiğim anda bir duruyorum böyle tamam mı, etrafa bakıyorum, ‘’Hayır, burası değildi ya öff’’ diye kendi kendime söyleniyorum, sonra sinsi sinsi insanlara bakıyorum, hiç bozuntuya vermeden; sanki hiçbir şey yanlış değilmiş gibi yürümeye devam ediyorum.

Bak dikkatinizi çekerim, burada esas sorun benim yanlış yolda gitmem falan değil, yanlış yolda olduğumu bilmeme rağmen geri dönüş yapmayıp mal gibi hala yanlış yolda ilerliyor olmam. Ne tür bir manyağım belli değil.

Sanki etraftaki herkes beni izliyormuş da, benim yolun ortasında durup geri döndüğümü görünce, hepsi birden suratıma gülmeye başlayacakmış gibi oluyor. Ya da bir teyze yanıma gelecekmiş ve ‘’Madem geri döncektin ne diye yürüdün onca yolu?’’ deyip altın günündeki arkadaşlarıyla börek yerken beni araya dedikodu malzemesi niyetine sokuşturacakmış gibi. O sırada böyle saçmasapan şeyler düşünüyorum. Ama ne alakası var yani? Hiç alakası yok. NAĞLAKASI OLABİLİR.

Neyse işte, bu saçma hüsnükuruntularımdan ötürü, kimse yanlış yolda gittiğimi anlamasın diye yumuşak geçişler yapıyorum. Efendime söyleyeyim, mesela telefonda konuşuyormuş gibi yapıp ‘’Aa oraya mı geçtin cınım, tamam oraya geleyim bari. Bayağı da ilerledim ama hadi neyse...............’’ demek, veya bir şeyi düşürmüş gibi yapmak – ki bu ''tüh yeaa şeyim(!?!?) düşmüş galiba höff!'’ cümlesini ortalığa salmak ile vuku bulur.

Ama en temizi , en zahmetsizi, karşı kaldırıma geçmektir. Çok net. Geç karşı kaldırıma, gerisin geri dön abi. Bak aklınızda bulunsun çok denedim, %100 çalışıyor. Karşı kaldırım iyidir iyi.

-

Not: Şimdi yanlış yoldayken hemen geri dönemeyen tek manyak benimdir de ağlarım burda, tek ben değilim di mi? He ben miyim? TEK BEN MİYİM LAN YOKSA!!! :((((

Foto

 
Tuşların Tıkırtısı: 2012
© 2008-2015 Tuşların Tıkırtısı
El emeği, göz nuru.
Tema || Minima Black adlı temayı tanımlanamaz hale getirdim.