9 Haziran 2012

Arabam nerde benim?

 Sanırım şimdiye kadarki en büyük başarım ilkokul 2. sınıftaki  resim yarışmasını kazanmaktı. Fakat durumun vahimliğine bakar mısınız, kaç yaşındaki insan gelmiş  burada bilmemkaç yıl önceki şeyi hayatının en büyük başarısı olarak gösteriyor... Ne acayip, ne kadar dandik bir durumdayım onu anladım şu an.  “Kazanmak” deyince de  insanın aklına hemen araba kazanmak  efendime söyleyeyim  denizli, kumsallı, havuzlu, animatörlü tatil kazanmak gibi şeyler geliyor dimi, evet. Bana da öyle gelmişti, yaş  7 de olsa 70 de olsa “kazanmak”  akla hemen öyle pahada ağır olan şeyleri getiriyor, ama öyle değil. Yani öyle değilmiş, onun öyle olmadığını işte o zaman anladım.

Ben içine kapanık ama o kapanık içinde de bir sürü tilki döndüren bir çocuktum, canım sıkılınca orda burda gördüğüm şeylerin resmini çizer, o çizdiğim saçmalıklarla da aklımca millete hava atardım. O içe kapanıklığım söz konusu şey resim olunca nasıl oluyorduysa  ortadan kayboluyordu... Bir gün 2. sınıfta resim yarışması mevzusu ortaya çıktı, bana nasıl olduysa bir kendine güven geldi ve BEN DE KATILICAM diyerek atladım yarışmaya. Konusu neydi hiç hatırlamıyorum, bir şeyler çizdim sonra  aileden birilerine gösterdim, sevinç içinde ordan oraya hoplayıp zıpladım, çizdiğim şeyi hocama verdim ve sonucu beklemeye başladım. 

O resim hala duruyor ama şimdi o kadar üşeniyorum ki; 1,5 adım ötemdeki tarayıcıya koyup taratıp buraya koymak o kadar zor geliyor ki anlatamam, aslında anlatırım ama onu da anlatmaya üşeniyorum, evet. Ne diyordum ... heh, sonucu beklemeye başladım, bekledim bekledim, bekl...  ve sonuç açıklandı. 1. olmuşum. 

2 gün sonra bilmemnerde bilmemne töreni olacakmış ve ordan bana sertifika vereceklermiş, sonra ödülümü alacakmışım ve yine sonra nedense bana ağaç mı ne diktireceklermiş, bunları yaparken de hep efendi olacakmışım; hiç kimseyi kızdırmayacakmışım, onlar gak derse ben de gak diyecekmişim. Bunlar hep hocamdan aldığım nasihatlerdi. 

Öyle bir anlattı ki pek sevgili hocam, ben de kendi kendime diyorum ki; “Bana araba verecekler eheh, yani  kısacık bir olay için kraliyet ailesi terbiyesi almamın ne gereği var ki lan, herhalde araba verirler yani. Hem kaldı ki ben gayet  terbiyeli bir çocuğum sen neden bahsediyorsun be kadın?” Bunlar da hocam bana nasihat verirken benim içimden geçenlerdi. Teşekkürler.

Ama nasıl heyecanlıyım bunları dinlerken, ödül alacaksın kızım diyorum içimden, ÖDÜL LAN. ÖDÜL NE Kİ? KESİN ARABA VERECEKLER HE. -Allahın şapşal veledi hala araba diyor-

Sonunda ödülün ne olacağını öğrendiğim gün geldi çattı, beni elimden tutup tiyatro sahnesi gibi bir yere çıkarttılar ve o zamanlar bana acayip havalı bir şeymiş gibi gelen, kırmızı kurdelayla süslenmiş sertifikamı verdiler. Sonraları yırtılıp çöpe atılacak olan sertifikamı incelerken bir yandan da etrafı kolaçan edip dev paket içine gizlenmiş sevgili arabamı görmeye çalışıyordum. O sıralar "arabayı verdiler de paketi kaldı" diye düşünecek kadar kafam çalışmıyor tabii, napacaksınız. Ben öyle etrafımda saf saf arabalı paket ararken önüme kırmızı rujunu kahverengi dudak kalemiyle bütünleştirmiş pişmaniye saçlı bir teyze geldi, beyaz saçları gerçekten de pişmaniyeye benziyordu. Beni sulu sulu öptükten sonra elime diş fırçası boyutunda bir paket verdi ve gitti. Yanağımdaki sulu öpüşün izini kolumun kenarıyla silmeye çalışırken bir yandan da diş fırçası boyutundaki pakete bakıyordum.Ödülüm diş fırçası boyutundaki bir paket içindeydi. Diş fırçası boyutunda derken, ciddiyim. Lütfen gülmeyin.
Yoksa ödülüm diş fırçası mı? Halbuki dişlerim de kötü durumda değil ki benim, sonuçta 7-8 yaşındayım. Ya niye diş fırçası? AMA ARABA? :( 
 Diye içimden ağlanırken pakedi açtım ve ödülün saat olduğunu gördüm;
 Anaaa saatmiş lan. Oooo iyi ya olsun iyi. En azından diş fırçası değil ehehehe. Araba da iyi olurdu aslında ama olsun diş fırçası değil ya neyse, saat güzel bi şey. Ama araba da ols...
Ben yine kendimi avuturken başka biri geldi ve diğer görevimi yerine getirmek üzere beni ağaçlık bir yere götürdü. Ağaçlık bir yer deyince de şimdi tuhaf oldu ama neyse... Fidan dikecekmişim efenim. 7-8 yaşındaki çocuğa boyundan büyük kürek verip o çocuğun o kürekle toprağı kazmasını ve toprağı fidanın üstüne atmasını istedi Allah'ın belaları.

Peki  sonuç ne mi oldu? O çocuk küreği toprağa saplamaya çalışırken dengesini kaybetti ve düştü, toprakla haşır neşir olurken aklını kaybetti ve ağlamamaya çalışmaya çalıştı. Fidan dikmeyi belki de çok yanlış anlamıştı. Belki kendini fidan olarak göstermek istedi ve bu yüzden kendini toprağa attı. Kendini toprağa atınca da fidan dikilmiş gibi bir şey oldu, ağlarken de fidanı sulamak gibi bir gönderme yapmak  istemiş olabilirdi, ne vardı yani olamaz mıydı?

He gönderme yapmak istemiş olabilirmiş he, laflara bak. Bayağı düştüm işte, o kadar insanın önünde rezil duruma düştüm. Üstüm başım toprak oldu hep. “Hayattaki en büyük başarım” dediğim şey de böyle  -ecnebilerin deyişiyle- epic fail ve umduğunu bulamama ile sonuçlanan bir olay, artık gerisini siz düşünün. Ben de bu arada su içeyim en iyisi.
 
Tuşların Tıkırtısı: Haziran 2012
© 2008-2015 Tuşların Tıkırtısı
El emeği, göz nuru.
Tema || Minima Black adlı temayı tanımlanamaz hale getirdim.