31 Aralık 2009

Yılbaşında ne mi yapıyorum?

Sanki zorunluymuşum gibi kendimi eğlendirmeye çalışmıyorum.
■ ''Ne giyicem? Nerde eğlenicem?'' gibi soruları kafamdan atıyorum.
■ ''Yılbaşında ne yapcaksın?'' sorusunu soran bünyelere; ''Bilmem, uyurum belki.'' cevabını vererek onların şaşırmasını sağlıyorum.


''3...2...1....'' Aynısı geçen sene de olmuştu, önceki sene de. Değişen sadece sayılar, olan olaylarsa hep aynı. Mesela, 1 Ocak'ta aniden küresel ısınma falan durmayacak. Böyle garip garip şeyler.

27 Aralık 2009

20.


İyi ki doğmuş muyum bilemiyorum ama 20 yıl önce bugün doğmuşum işte. 20 yaşına girmek kulağıma tuhaf geliyor şimdilik, zamanın bu kadar çabuk geçmesi ve her şeyin birden eskimesi falan...

(bkz.80'lerin 90'lara bağlanmasına 4 gün kala doğmak)

26 Aralık 2009

Sanal bebek.













Burda hepimiz 01011100'lardan ibaretiz aslında. Bazen düşününce, ''Sanal bebek bile daha gerçekti.'' diyorum. ''En azından elle tutulabilirliği vardı.''

Diğer taraftan da duygular var tabii, onları da tam tersine elle tutamıyoruz ama hissediyoruz işte.

Tuhaf şeyler hep bunlar.

23 Aralık 2009

Eğer bana herhangi bir şeyimi değiştirme şansı verilseydi, herhalde ''içi kan ağlarken dışarı sahte gülücükler atma özelliği''mi değiştirirdim.

İçimden yalnızca bunu yazmak geldi. Bazen olur böyle.
Kısa ve öz.

18 Aralık 2009

Umduğunu değil bulduğunu yiyen varlık.

















Misafirlik müessesinden hiç hoşlanmayan biri olsam da yıllardır gözlemlediğim olayları anlatmak boynumun borcudur.

1) Misafir Tipleri:

a) Geleceğini önceden haber veren misafir:
Sevilen misafir tipidir. Gelmeden önce; ''Yarın müsaitseniz gelicez size... eheh'' şeklinde bir konuşma yapar ve olayı ev sahibinin onayına bırakırlar.

b) Çat kapı eve dalan misafir:
Nefret edilen misafir tipi. Bu misafir türleri; ev sahibi kişi evde yayım yayım yayılıp kahvesini höpürdetirken, birden kapıyı çalıp eve dalış yaparlar. Bahaneleri genelde; ''Geçiyordum bir uğradım'' olur. Telef edilebilirler.

2) Ev Sahibi Tipleri:

a) Misafir sever ev sahibi: Bu kişiler, misafirin geleceğini duydukları andan itibaren evi silip süpürmeye ve yapacakları yemekleri düşünmeye başlarlar. Hiçbir zaman tam olarak anlayamadığım bu insanlar; misafiri adeta bir İngiltere Kraliçesi, adeta bir Ormanlar Kralı olarak görürler. Tipik Türk insanı olan bu insanlar, misafir öl dese ölürler.

b) Misafir adını duyduğu an yüzünü ekşiten ev sahibi: Misafirden hiç hoşlanmayan, arayıp geleceğini bildiren kişilere yalandan; ''Ay tabii geliin geliin.'' diyen kişilerdir. Çat kapı gelen misafirleri öldürmeye meyillidirler.

3) Misafir Veletleri:

a) Üzerine kolonya döküp ateşe verilmesi gereken velet: Şaka tabii olur mu canım öyle şey. *şeytani gülme efekti* Bu velet, evdeki herşeyi kırma, ezme, parçalama, ordan oraya amaçsızca koşup çığlıklar atma, özellikle iç çamaşırı bulunan çekmeceleri karıştırma potansiyeline sahiptir. Evin herhangi bir yerinden aniden fırlayarak, ''Anneea yaa ben acıktııım!!'' , ''Oyuncak versene.'' , ''Bilgisayarı aççam ben ehehehe'' , ''Burda ne var ki!?!!'' diye zıbıldayıp durur. Tüm bunlar olurken, bu veletin annesi her nedense o hiç yokmuş gibi davranarak ev sahibini ifrit eder.

dipnot: Bu yaratığa bulaşmamak için evin abisi veya ablasının evde yokmuş numarası yapıp, odayı kendi üzerlerine kilitledikleri görülmüştür. Merhaba.

b) Sıkıntıdan halı desenini ezberleyen velet: Her eve lazım velettir. İleride ''Misafir adını duyduğu an yüzünü ekşiten ev sahibi'' türüne giriş yaparak kendi için küçük ama misafirlik müessesesi için büyük bir adım atacaktır.

4) Misafirlik Ritüelleri:

Tüm ev ahalisinin misafire; ''Hoş geldiniz!'' diyerek başlattığı ritüel, evin çocuklarının odalarından çıkmak istememesiyle devam eder, ama bu istek; "Çocuğuuum bi otur da yüzünü görelim yahu" diye çığıran misafirin sesi duyulduğu anda kendi kendini imha eder.

Halbuki gelen misafir ya annenin ya da babanın arkadaşıdır ve evin çocuklarının bu kişilerle olan diyalogu genelde; ''Merhaba, nasılsın, kaça geçtin, okul nasıl gidiyor, ay ne güzelleşmişsin seen, ne kadar da büyümüşsün görüşmeyeli.'' şeklindedir. Dikkat ettiyseniz soruları hep karşı taraf sorar. (Aklıma gelince gerildim.)

Misafir-Ev sahibi ilişkisi çok yapmacıktır. En azından benim için öyle. Herkes birbirine çok saygılıdır, kişilerin birbirine soktukları laflar bile hiç acıtmadan geri çıkartılır ve konuşmaya devam edilir. Bir süre sonra kadınlar kendi aralarında çocuklarından bahsetmeye, erkekler ise ülke meselelerine el atmaya başlarlar. Bu konuşmalar sırasında evin çocukları kızamık çıkarmakla meşguldür. İçlerinden ne geçirdiklerini duymak istemezsiniz. (bu kısım çok sıkıcı oldu, sevmediğim bir şeyi eğlenceli anlatamıyorum.)

a) Biz kalkalım artık: Eve geri dönüş serüvenine başlamak isteyen misafir, diğerine kaş göz yaparak; ''Hadi kalkalım artık yeter!'' sinyalini bırakır. Bu sinyalleşme ardından söylenen cümle genelde; ''Ay çok geç olmuş hadi biz kalkalım artık, çocukların da yarın okulu var.''dır.

Ev sahibi aniden misafirin üzerine yürür ve hemen ''Ya daha erken nereye, daha sabaha kadar yolumuz var!!'' diyerek lafı yapıştırır... Ama misafir onu dinlemeyerek kapıya yönelir, canım. Kapı açıldıktan sonra manyak gibi bir dahaki seferin planını yapmaya başlarlar, kapı önünde kakafoni eşliğinde geçen en az 10 dakika sonrası misafirler artık evden dışarı çıkmış, özgürlüklerine kavuşmuşlardır. Bu sırada ev sahipleri pijamalarını giymekle meşguldürler.

b) Misafirlikte geçen konuşmalar top 5:
1) Ay ne gerek vardı bu kadar şeye ya, niye uğraştın! (bunu söylemeyeni dövüyolar)
2) Aaa, lütfen ama, ölümü öp, şşt Allah aşkına ye, bak ant verdim.''
3) Biz kalkalım artık.
4) Daha erken nereye!?
5) Oyuncak var mı?!!

13 Aralık 2009

Nereye çekersen oraya.





















Bazı cümlelerde kelimeleri ne tarafa çekersen o taraftan anlam kazanır ya hani, onlara örnek vermek istedi canım. Nasıl bir şey çıkacak bilmiyorum artık... Can sıkıntısı.

''Gelin bak ne buldum.'' - Bunu ilk gördüğümüzde ''Şş millet bakın ben ne buldum!'' diye arkadaşlarına çığıran bir insan geliyor aklımıza, ama aslında öyle olmayabilir. Gelinine ''Bak ne buldum.'' diyen bir kaynana da olabilir bu kişilik. ''Gelin kıııızz bak ne var burda al da çocuğa yidir!!!'' şeklinde.

- Bu arada kaynana ne itici bir kelimedir ya. Sesli sesli söylesene bi; KAYNANA!!!

''Gül gül gül öldüm.''
- Şimdi bunu görür görmez ''Yanlış yazmışsın onu, gül gül öldüm diye yazılır o bi kere!'' dersiniz siz. Hayır canım öyle değil işte. Anlatayım olayı... Bunlar evde pijama partisi yapan 2 kız. Şimdi sen kesin içinden diyorsundur ''2 kişilik parti mi olur lan?'' diye, diğerleri ekmiş bu ikisi kalmışlar işte karıştırma orasını... Neyse ne diyordum, bunlardan birinin adı Gül, diğerinin adı da Zırtapoz. Zırtapoz, Gül'ün anlattığı bir şeye gül gül ölmüş o yüzden. Ya da kısaca şöyle anlatayım; Gül'ün anlattığı şeye o kadar çok gülmek ki ölmek.

''Üstüme basıp geçme yar.'' - Evet bu cümleyi sayın Gökhan Kırdar'ın şarkısından hatırlıyoruz. Yıllarca bu sözleri dinlerken içimden kıs kıs gülmüş bir insanım. Cümledeki ''yar'' aslında; sevgili, aşık olunan kişi, yavuklu, beşik kertmesi, manita anlamlarında kullanılırken ben o ''yar''ı hep başka tarafımdan anlamak istedim, kendimi eğlendirdim, evet o insan benim. ''Üstüme basıp geçme... Ama yar, deş, her yarımı yarala benim ona razıyım.'' diye anlamak istedim, ben böyle normal olmayan bir insanım.

İşte böyle... Ne güzel bir dilimiz var değil mi arkadaşlar, ah bizim Türkçemiz, ne güzel Türkçemiz, işte o biziiiiim o biiziiiiim Türkçemiiizzz!!1!!1! *arka planda alkışlar koparken, Finduilas sahneden Tansu Çiller edasıyla el sallayarak iner.*

8 Aralık 2009

Noktalama işareti deyip geçmeyin!





















Geçmeyin evet. Hiç düşünmeden işaretlediğiniz noktalar bazı insanları psikolojik olarak etkiliyor. Hemen ''Hadi len!'' deme ordan. Bu olayın nedenini madde madde açıklıycam şimdi. Dikkate al. Tamam.

- ... : Bu işareti cümlenin sonuna koyan kişiler genelde karşıya bir şey imâ etmeye çalışırlar ama nedenini belli etmezler. Üç noktaya maruz bırakılan kişi günlerce bu olayın nedenini merak eder. Rüyalarında ''üç noktalar'' görür, son olarak geçen gün Rüyanız Hayrolsun adlı süpersonik programda ''rüyada üç nokta görmek'' temalı bir açıklamada bulunulmuştur.

- !... : Bu işaret bir öncekinden daha vahim sonuçlar yaratmaktadır. Şimdi nokta ve ünleme maruz bırakan kişinin psikolojisini anlamaya çalışalım. Lafını tam bitirmiş ama aynı zamanda bitirememiş gibi. Ünlemini koymuş, bağırmış, çağırmış ama söylediği şeyin son söz olmadığını da belli etmiş abimiz, ''Yine de seni bulacam oğlum'' tarzında bir şey oluşturmuş.

- ...! : Bunu noktayalan kişiciğimiz çok daha ilginçtir. Cümlenin sonunda bunu noktalayan kişi ''Daha söyleyeceğim çok şey var oğlum bekle seen hele beklee!'' tarzında bir şey belirtir. İçinde kalanları suratınıza 3 vakte kadar vuracaktır...!

- !. : Bunlar da yeni çıktı... Bu işareti yapanlar ''Söyleyeceğimi söyledim ben, nokta!'' demek isterler diye düşünüyorum. Herhalde öyledir.

- .! : Bunu yapanları hiç anlamıyorum. Hem ''Tamam sözüm bitti.'' diyor, bir taraftan da ''Ağzını yüzünü dağıtacam senin, sen bekleee!!'' diyor. Dur hele bir soluklan yavrucum diyorum kendisine.

- .. : Böyle bir noktalama şeysi yok. Haber bültenleri size sesleniyorum, özellikle Show TV Haber.

- (!) : En sevdiğim. İroni belirtgeci olur kendileri. Mesela size ''Ne kadar da güzel olmuş(!)'' diye yazan bir kişilik aslında tam tersini söylemiştir, kanmayınız. Hemen sevinmeyiniz, pis pis bakınız.

- !!1!1 : Bunu shift tuşuna basmadan ünleme basılı tutmak suretiyle yanlışlıkla yazanların yanı sıra, sırf komiklik olsun diye koyan tipler de bulunmaktadır. (bkz.ben) :))9 şeklinde bir kardeşi de vardır bunun.

Bu dünyada hepimiz aslında bir nokta değil miyiz a dostlar ne bu şiddet bu celâl? Diy mi diy mi.
Konuyu da böyle alakasız bir şekilde bağlar ve giderim.

EK: Geyiktir ciddiye almayınız, çok isterseniz de alınız. 

28 Kasım 2009

Fantastik üçlü.

Birini alıp ötekine vurmak lazım gelir.
fantastik
Biz çok eğleniyoruz, ya siz?(!)

24 Kasım 2009

En baba kopya tekniği.

(Şekil.1a)
(Şekil.1b)
Önemli:
Hesap makinesiyle girilen sınavlar için geçerlidir.

Uygulama:
Hesap makinesinin kapağı açılır, öğrencinin unutacağını düşündüğü formüller, sayılar, zartlar zurtlar hesap makinesinin kapağının içine yazılır.

Aman diyim:Sakın kapağın dışına yazma gafletinde bulunmayınız, ''Makinesinde işlem yapmayıp neden arkasına bakıyo ya bu tip?'' diye düşünen asistanların/hocaların gazabına maruz kalabilirsiniz.

Saklama yöntemleri:
1- Folyo içerisine sarıp... Pardon o başka bir şeydi.

2- Sınavda oturduğunuz yere güneş bakmamalıdır. Mümkünse gölgede bir yere oturunuz. Eğer hesap makinesine güneş vurursa, yazdığınız kopyalar şekil.1a ve şekil.1b'deki gibi gözüküp, sizi bu genç yaşta ele verecektir.

3- Sınav sırasında size yaklaşmakta olan herhangi bir cisim görürseniz, hesap makinesine rasgele bir şeyler yazın, arada bir ''öff ne zor soruymuş hacı ya'' triplerine girin. Burada amaç; ilgiyi başka tarafa çekip, hin bir hareketle makinenin kapağını arkaya çevirmektir.

Zorlukları:
Olay sonrasında hesap makinesini temizlemek zor gelebilir. O da olsun artık bi zahmet.

Güvenilirlik:
Yazan kişi ve arkadaşları tarafından denenmiş, yakalanma olayı hiçbir şekilde gerçekleşmemiştir.

Yazarın günah çıkarışı:
Kopya çektim, pişman değilim.

Dibin notu:
Ama öğretmenlerimizi seviyoruz.

20 Kasım 2009

Kızıl mı!?

Kızıl saç mı istiyorsunuz? Evet mi? Durun! Bu 10 maddelik uyarı anlamındaki yazıyı okumadan karar vermeyin, Tuşların Tıkırtısı Productions sizin için hazırladı! *DANNNNNNNNN sesi*

1- İlk boyandığı günkü banyo sırasında küvete baktığınızda, hunharca işlenmiş bir cinayet zanlısı olduğunuzu düşünebilirsiniz. Öyle kıpkırmızıdır etraf. Ama korkmayın, olur öyle.
2- O anın şokunu atlattıktan sonra havluya sararsınız saçı. Eğer saçınızı sardığınız havlu beyazsa onu gözden çıkarınız, o da kıpkırmızı olmuştur. İyi bir leke çıkarıcı gerek ona. Alınız. Markaya gerek yok. Lütfen zorlamayın.
3- Zar zor kurutursunuz saçı, rengin ne olacağını merak edersiniz ''Ay hâlâ kurumadı mı!'' diye söylenir durursunuz. Eğer saçlarınız bazıları gibi hayvanî boyutlardaysa kurdeşen dökme ihtimaliniz oldukça fazladır. Geçmiş olsun.
4- Sonucu görünce yaklaşık yarım saat ayna başından ayrılmak istemezsiniz. Aynayı başınızın arkasına tutar, bir de ordan nasıl gözüküyor diye bakarsınız. Güzeldir. Agucuk.
5- O görüntüye uzun süre bakınız, saçlarınızı tekrar boyayıncaya kadar o görüntüyü asla göremeyeceksiniz. Hele ki eğer yazın boyamışsanız vay halinize sayın seyirciler.
6- Bu süreyi iyi değerlendirin, sokağa çıkın, saçlarınızı güneşte savurup diğer kızıldaşlara gülümseyin. Kimsecikler bilmez ama kızıl saçlılar arasında tuhaf bir sevgi vardır. The Fellowship of the Kızıl. Evet.
7- Saçların boyanmasının üzerinden yalnızca 1-2 hafta geçmiştir ama saçların ilk günkü parlaklığından ve canlılığından eser kalmamıştır. Her yıkayışta akan renk sayesinde kendileri garip bir turuncuya dönüşmüş, sizi şimdiden çıldırtmaya başlamıştır.
8- Saçınızın rengini 1 ay güncelleştirmemek gibi bir mallığa düşmeyiniz. Aksi halde o renk, başımızdan eksilmeyesice güneş sayesinde bok renginden hallice bir sarıya dönüşecektir. Test edildi onaylandı. Bilginize.
9- Her ne kadar türlü türlü zorlukları olsa da, bir kez kızıl olmuş saç, kolay kolay başka renge dönüşmez, bağımlılık yaratır. Kızıl saç, başkadır; candır.
10- Eğer bunlara rağmen hala kızıl olmak istiyorsanız devam ediniz. The Fellowship of the Kızıl'ın kapıları size her zaman açık.
Dibin Notu: Gerçek kızıllar, sizi ve o çillerinizi çok seviyorum.

16 Kasım 2009

Kese kâğıdı.

Buraya da yazmam lazım.
Banu Güven'in 40 yaşında olduğunu duyduğum an, kafama kese kâğıdı geçirme vaktinin geldiğini anladığım andır.

''En fazla 27-28 yaşındadır.'' derdim halbuki. Çok acayip.

15 Kasım 2009

Ugg(ly).

Bu ugg'lar sadece ayakları sıcak tuttuğu için seviliyor gibi geldi bana. Çünkü kime ''Neresi güzel bunların?'' diye sorsam, karşılık olarak ''Ama çok sıcak tutuyor.'' gibi bir cevap alıyorum. Sanırım herkes gerçekten kötü durduğunun farkında.

Yani benim gördüklerimin %90'ı adeta bir eskimo kaçkını, ugg giyen ayaklar adeta bir insan organizmasında tersine evrimleşmiş ayı patisi. (Dikkatinizi çekerim, her ne kadar etrafta güzel güzel giyen o %10'luk kısmı görmesem de, ayrı tuttum kendilerini. Açık kapı bırakmalı.)

Bir de bu ara Kızılay dağıtıyor sanırım, herkesin ayağında. Eskiden de hantal Harley Davidson'lar vardı herkesin ayağında.

(Fiyatı 500-800 TL arasında değişiyormuş. Dışı kanguru, içi kuzu derisindenmiş, yutkundum.)

14 Kasım 2009

Adnan Şenses'in Ay'a çıkıp, dönüşte Ay suyu getirmesi.














- Estetik ameliyatla gamze yapılabiliyormuş artık. Oha. Bırakın bari gamzeler doğal olsun. ''Senin gamzen estetik mi?'' gibi salak laflar duymak istemiyoruz. Genç gamzeliler rahatsız. Hatta kendini genç hissedenler de.

- Yağmurlu havada kısa kolla dolanan tipler. Ne içtiyseniz aynısından rica ediyorum. Bu zamanda lâzım.

- Deniz Baykal var ya hani. Yüzyıllardır yaşayan. Vampir bence o. Koltuk vampiri, evet. Kendi kendine koltuğu emiyor falan. Diş izleri vardır koltuğunda, incelemek lazım.

- Google Adsense bir Adnan Şenses kuruluşudur. Seda Sayan'lı Elma Krom reklamları da bundan dolayı bu kadar revaçtadır.

- Dün ''Hülya Avşar Soruyor'' adlı programı izledim biraz ve anladım ki, Hülya Hanım'ın orda gözlerini pörtleterek put gibi durmak ve arada bulduğu en salak soruları sormak gibi bir görevi var. Evet, zekîlik de budur işte.

- Google Wave midir nedir, onun davetiyesini arıyormuş millet. Kanmayın bu oyunlara Ey Cemaat-i Blogger, eskiden Gmail'i de davetiyeyle veriyorlardı, ''Heyoo davetiyem vaar!'' diye sevinmiştim, şimdi ortalık malı oldu kendileri. Tehlikenin farkında mısınız?! Bu da ABD'nin yeni bir oyunu!!1!!11

- Ay'da su bulunmuş. Oley, yakında; ''Ay suyu gelmiştir.'' yazılarıyla karşılaşıcaz! Ay sularının markaları bile hazır; Aysu, Aydan, Ayar... hmm sondaki tutmaz. Ama Nasa'ya yazdığım bu mektup hala geçerli.

(bkz.kaynatmadan içmeyiniz)

- Yakın gelecekte Ay'a gidecek tipler için bir dünyalı açılımı olacak. Hatta Aylılar(!)(?) ''Dünyalı sorunu yoktur, dünyalı istilası vardır.'' türünden şeyler tartışmazlarsa beni bulun, buralardayım.

- Son zamanlarda duyduğum en yaratıcı küfür: Meridyenlerine soktuğumun dünyası. Ay'da yaşayacak bünyelere de uyarlanabilir. Kraterlerine soktuğumun ayı, gibi. (burası +18 idi. adeta geç gelen bir biiiiiiiip.)

- Bir de, ironi madeni (????).

12 Kasım 2009

Mandalin.


Son 2 günde vücuduma mandalina nedeniyle yüklenen C vitaminleri sayesinde, domuz gibi oldum. ''g'' ve ''i'' arasında, o korkunç ''r" yok. Huzurlu olunuz.

Sosyal Mesaj Kaygısı: Mandalina alın, yiyin.Kendinize can verin.
Sevimli de ayrıca kerata.

10 Kasım 2009

Öyle bir entelektüelim ki!



















Yok yok, ben değilim tabii, ki olsam da öyle bir şey demem. Zaten benim bildiğim entelektüel adam ''Ben entelektüelim, hepiniz boksunuz sizi cahiller!'' diye gezinmez. Aksine icraatlarıyla bunu ortaya koyar, insanlar ona o sıfatı yakıştırır veya yakıştırmaz.

Ama yok, bu ara çok çıkmış bu ''Ben entelektüelim''ciler. Buralarda da geziniyor o tipler aman diyeyim, akılları sıra ''çok ezici yorumlar'' yaparak kendilerini tatmin ediyor, bir taraftan da kendilerini insanlara kanıtlamaya çabalıyorlar.

Sevmiyorum bu tabiatta olan insanları. Samimiyetsiz insanları sevmiyorum. ''Ben süper kültürlü bir insanım, herkes duysun ben entelektüelim, en doğruyu ben bilirim, bana saksı muamelesi yapamazsınız!'' tarzında konuşan insanlardan tiksiniyorum.

Gerçek entelektüellere tabii ki saygım var, ama -mış gibi davrananlara ve olmayan sıfatlarını teşhir etmeye çalışanlara değil.
(yazmazsam içimde kalırdı.)
Foto.

5 Kasım 2009

Popu(o)msu.

Türk pop'u nedir?
90'lardan sonra içine edilmiş, arabesk+dımtıs dımtıs+araya da bir keman formulüyle ''sanatçılara'' para kazandıran, kendini sürekli tekrar eden bir müzik akımı. Maalesef korsana rağmen hala varlığını sürdürebilmektedir.

Günümüz Türk pop ''müziği''nde neler anlatılır? Birkaç örnekle açıklayınız.
Genelde eski sevgiliye sövmek, eski sevgiliye hala duyulan ''aşkı'' belirtmek ve sevgili olmak istenilen kişi üzerine yazılan şarkılardır. Ayrıca, ünlü pop ozanı Serdar Ortaç yıllar önce bir şarkısını tuvalette bestelediğini söylemiştir. Bu kişinin daha önce ''Topu topu 7 nota var kaç ayrı beste yapılabilir ki?'' dediği de görülmüştür.
Örnekler;
''Je taime ille de je taime,
Emret uğruna dağları aşıp gelem,
Je taime mecburen je taime,
Emret uğruna diz çöküp aşka gelem.''

''Allah belanı versin,
Allah seni kahretsin,
Bana gelen sana gelsin yar.''

''Kapıma bir gün ipe ipe geleceksin,
Söküklerini dike dike gideceksin.''

''Sevgilimi koluma takarım,
Bebekte üç beş tur atarım,
Olmadı bi de sinema yaparım,
Gördüğün gibi çok unutkanım.''


Günümüz Türk pop ''müziği'' klipleri nasıldır? Bu klipler nerelerde yayınlanır?
Çoğunlukla kıçı başı özenle açılmış ablalar şarkıcının etrafında dans ederler. Şarkının sözleriyle alakasız danslar eden ablaların belli bölgelerini çekmeye özen gösteren kameramanlar bu yöntemle yurdumuz gençliğini ağlarına takmayı başarırlar. Bu kliplere Kral tv, Genç tv gibi kanallarda rastlanabilir.

Başka eklemek istediğiniz bir şey var mı? Eğer varsa madde madde yazınız. Yoksa, bir tire (-) çekip yazıyı bitiriniz.
- İstisnalar kaideyi bozmamaktadır.
-
Ajdar Anık kategori dışıdır.

11 Ekim 2009

UFO?

Benim kafamı kurcalayan bir şey var. Ufo'nun açılımı Unidentified Flying Object ya hani. Tanımlanamayan uçan obje yani.

O halde ufo var mıdır yok mudur muhabbeti çok saçma değil mi? Yani ufo kelimesinin açılımına bakınca saçma geliyor bana. Zaten tanımlanamamış bir cisim, e sen bunun tanımlanamamış olduğunu bildiğine göre zaten sen ufo'nun varlığını kabul etmiş olmuyor musun? O halde ufo vardır, çünkü tanımlanamamış uçan bir objedir. Değil midir?

- Hmm peki gördüğünüz şey bir ufo muydu?
+ Hayır ufo degildi, uçan ve benim tanımlayamadığım bir cisimdi.
- Peki.

Uçan cisimlerin hepsi tanımlanamamış olduğuna göre tabii ki ufolar vardır. Peki eğer bir gün bu cisimler tanımlanırsa biz onlara hala ufo demeye devam edecek miyiz?

Ben gudubet kelimesini çok severim mesela, çok eğlenceli. Biz ufo yerine gudubet diyelim. Ben gudubetlere inanıyorum.

Nasa burdan tekrar sana sesleniyorum, naber?
Tamam bir daha laf sokmam.
Evime füze atmayın başka şey istemem, su yok burda valla bak.

9 Ekim 2009

NASA'ya açık mektup.

Sevgili NASA,

Benim de aptalca bir fikrim var.
Uranüs'ün bir kısmını patlatmam mümkün mü?
Hem Ay'ı bombalayıp içinden su çıkacağını falan da ummuyorum, sadece eğlenmek için.

AY'I RAHAT BIRAKIN.

Hem size kim izin verdi oğlum, ne kafanıza göre iş yapıyorsunuz?
Ay ortak malımız değil mi bizim? Dünya'nın uydusu falan hani?

Ay bu işe ne diyor hiç düşündünüz mü?

Ne çok ay demişim.
Ay neyse.
Obama da ayağını denk alsın.
Nobel almakla adam olunmuyor.
Saygılar.

7 Eylül 2009

''Ben bu sakalları değirmende ağartmadım.''

İlk gördüğümde ''Ahaha şirin babaya benzemiş len.'' demiştim ama şimdi tekrar baktım da şirin baba değil ya bu. Resmen sokaktaki evsizlere dönmüş, sanki ekrandan çıkıp burnunu çeke çeke ''Abi 5 lira versene şarap alıcam'' diyecek gibi. Cuma'sını kaybetmiş Robinson Crusoe gibi, Harry Potter'ın Hagrid'i gibi. N'aptın kendine Ali baba diyorum başka da bir şey demiyorum.Ne bu şiddet bu celal?


EDIT: Bu yazı yazıldıktan yaklaşık 2 saat sonra Ali Kırca, haberleri sunmaya sakalını kesip çıkmıştır. Önerimi dinlediği için kendisine teşekkürü borç bilirimgfdkşlkg

17 Ağustos 2009

Daha 17'sine yeni girmişti ağustos...

Hava çok sıcaktı, herkes balkondaydı. Ben balkondan aşağıya bakarken Zeynep'in ailesini gördüm... Tatile gidiyorlardı, Erdek'e... Onlar arabaya eşyalarını yerleştirirlerken küçük kardeşi Dilek kendi kendine sek sek oynuyordu. El salladım ona balkondan, sonra Ay'a baktım, ne kadar da turuncuydu, nedenini sormadım. Sonra annem meyve getirdi, yedim ve yatağıma gittim.

Uyuyalı 4-5 saat olmamıştı ki en sevdiğim mavi battaniyem üzerimden kendi kendine düştü, etraf sallanıyordu, her yer sallanıyordu, karşımdaki perdeler bir o yana bir bu yana sallanıyorlardı, perdeler açıldığı zaman gördüm, karşıdaki bütün evler hareket ediyordu, nedendi peki? Anlamadım. Kardeşim ağlıyordu çığlık çığlığa, onun yanına gitmek istedim ama kalkamadım, doğrulmaya çalıştım olmadı. Sonra annem geldi ''Çocuklar!'' diye bağırarak. Hala sallanıyordu, hala durmamıştı, sesi ne kadar da korkunçtu!! Babam neredeydi? Anneme sordum, ''İçerde.'' dedi ''Dolabı tutmaya çalışıyor.'' Dolap mı düşmüştü? ''Ya babam şu an dolabın altındaysa?'' diye düşündüm.

Sonra durdu, sallanmadı hiçbir yer. Hemen annem üzerimize bir şeyler giydirdi. Ama ne bulduysa, ne bulduysa giydirdi, ne halde olduğumuzu bilmiyorduk. Sonra babamı gördüm, iyiydi, kalmamıştı dolabın altında. Dışarı çıkmak için kapıyı açmaya çalıştı babam, açamadı, kilitlerdik hep, ama bu sefer kendi kilidimizi açamadık. Babam açabilmek için bir şeyler buldu sonra, dışarı çıktık.

Her yer bembeyazdı. Merdivenler... Merdivenlerin üzeri duvarların sıvasıyla dolmuştu. Ne kadar da pisti. Annem merdivenlerden inerken kardeşimin ve benim elimi tutuyordu. Merdivenlerden inerken ya bi daha sallansaydık? Acaba ölür müydük?

Sonunda dışarıdaydık. Evimizin tam önünde bir kahve vardı, ne güzeldi bahçesi, ikizli çeşmesi de vardı, hep ordan su içerdik. Şimdi herkes oraya toplanmıştı, mahalleden tanıdığım herkes, arkadaşlarım. Konuşuyorlardı, çok sesli, anlamadım hiç, anlamadığım bir şeyler oluyordu, demek onlar da sallanmıştı. Ama neden? Anlamadım. Dedem ve babaannem geldi sonra, en büyük dedem de oradaydı. Ona hep büyük dede derdim. Çünkü babamın dedesiydi, suratıma kocaman ellerini sürdü, ''İyi misin yavrum?'' dedi ve güldü. Cevap veremedim. Konuşamadım.

Sonra babam arabayı getirdi, dedeme anahtarı verdi. Sonra bize dönerek ''Çocuklar biz annenizle daha sonra gelicez siz dedenizle olun tamam mı?'' dedi. ''Nereye?'' dememize fırsat kalmadan arkalarını dönüp gittiler. Ağladık arkalarından ''Nereye gidiyolar ya babaanne nereye!?'' diye. Anneannemlere bakmaya gidiyorlarmış, aramışlar ama hatlar kesik olduğu için konuşamamışlar, ağlamayı kestik, ne de olsa bir üst sokaktalardı, uzak değildi. Bir şey olmazdı. Olmasındı.

Dedem nereye gittiğimizi bilmeden arabayı kullanıyordu, hayatımda hiç görmediğim şeyler gördüm, evlere ne olmuştu öyle? Yıkılmışlardı, daha dün gezdiğim yerlerdi buralar, ama artık yoklardı, nasıl olurdu? Bunları görünce arabada bir çığlık koptu, dedem bir taraftan arabayı sürüyor bir taraftan şehadet getiriyordu, çok korkmuştum, herşey korkunçtu, büyük dedemin elini tuttum, sonra kardeşime sarıldım... Annemler iyi miydi, ya anneannemler?

Dedem valilikte özel kalem olduğu için bazı şeyleri biliyordu, itfaiyeye gittik, oradakilerle konuştu, ağlamıştı, ıslak gözlerle arabaya tekrar bindi. Hala ne olduğunu anlamamıştım. Kahvenin önüne geri dönüyorduk, yolda insanlar bağırıyordu, üstleri bembeyaz olmuştu bazılarının, bazıları kan içerisindeydi, bazıları bornozlar içindeydi ama gülmedim, benim de onlardan farklı bir yanım yoktu. Çünkü annem o telaşla üzerimize ne bulduysa onu giydirmişti. Bunu dışarı çıkınca anlayabildik...

Tekrar kahvenin önündeydik, arabadan dışarı çıktık. Bir teyze vardı, elindeki kurabiyelerden uzattı, çok acıkmıştım, teşekkür ettim ve aldım. Annem ve babamı gördüm sonra. Geliyorlardı. Küçük dayım da yanlarındaydı, elinde cep telefonu vardı, arkadaşlarını aramaya çalışıyordu ama sürekli ''Şebeke hata verip duruyor...'' diyordu, şebeke neydi onu bile bilmiyordum. Kimse anladığım dilden konuşmuyordu bugün... Dayım bize bakmaya gelmişti ve sonra tekrar gitti, çadır bakacaklarmış, çadır... Sonra radyosu olan biri, haberleri veren bir kanal buldu ve sesi sonuna kadar açtı; ''izmit depremi, 7,4, ölü, gölcük''... Kelimeler ne kadar da anlamsızdı! Saatler geçmek bilmiyordu, yıldızlar çok yakındı, elimi uzatsam tutacaktım. Böyle güzel gözükmeleri için deprem olması mı gerekiyordu?

Arabaya bindik yine, bu sefer annem ve babam da vardı. Gölcük'e gidecektik, yoksa 60 Evler'e mi? 42 Evler'de de tanıdıklarımız vardı, ama orda Tüpraş yanıyordu! Patlasa hepimiz ölmez miydik? Hepimiz!! Ölürdük!! Hepimiz!

Tamam. Gölcük'e gidiyorduk, korkarak. Yollar çatlamıştı, asfaltlar, evler yıkılmıştı, pestil gibi... Altında insanlar kalmıştı. Kardeşimle arabanın camlarına yapışıp izledik bunları. Sonra annem bayıldı o yıkılmış evleri görünce, kolonya sürdüler bileğine. Tanıdıklarımıza telefonla ulaşamadığımız için gidiyorduk Gölcük'e, ama bilmiyorduk, belki gideceğimiz yer de yıkılmıştı. Sadece gittik, gittik, sayısız yıkılmış ev, korkunçtu. Kavaklı sahili korkunçtu, su dolmuştu, evler, yarılarına kadar su vardı, evler suyun içindeydi, ağaçlar, onlar da suyun içindeydi. Gittikçe daha korkunç şeyler gördük, tanıdıklarımızı bulduk, onlara bir şey olmamış diye sevindik. Ama suyun altında kalanlar vardı, boğulmuşlar mıydı? Suyun altında ev yıkılır mıydı ki? O kadar tuhaftı ki, herşey.

İzmit'e döndük. Cumhuriyet Parkı'na gittik, insanlar çadır kuruyorlardı, kimse evine girememişti, en zengini de en fakiri de aynı yerdeydi. Dayım büyük bir çadır almış, parktaki havuzun hemen arkasındaki yere herkesten önce kurmuştu, anneannem ve dedem içerideydi, onlara sarıldım. Artık bir süre burada kalacaktık. Çadırda hiç kalmamıştım, belki de güzel olurdu.

Sonra Zeynep'i gördüm, parkta yanında dayısı vardı. Hani tatile çıkarlarken balkonda görmüştüm ya, işte onu. Elinde meyve suyu vardı, vişneliydi, bana verdi, sevmezdim ama yine de aldım. Gülüyorduk birbirimize, en yakın arkadaşımdı, canım. O gitmemişti tatile, babaannesiyle kalmıştı. Neden bilmiyorum. Sonra babam sordu ''Annen ve baban nasıllar?'' diye, o da ''Ev yıkılmış.'' dedi yüzündeki o saçma ifadeyle, ''Annem ve babam çıkmışlar, annemin kaburgası kırılmış ama babam iyiymiş.'' hala gülüyordu. Sonra ''Dilek nasıl?'' diye sordum ben. ''Duvarların altında saçını görmüşler, kızıl ya zaten hemen görmüşler onu.'' ''Nasıl dedim?'' , ''Bilmiyorum, belki ölmüştür bilmiyorum.'' hala gülüyordu, şaka yapıyor falan sandım ama gerçekti. Kimse ona cevap veremedi, öptüm, sonra dayısı götürdü. En son el sallamıştım ben Dilek'e, balkondan, sek sek oynuyordu, 5 yaşındaydı, sürekli ağzında çilekli lolipop olan bembeyaz tenli, kızıl saçlı bir kızdı. Nasıl yani, o, ölmüş müydü? O bile mi?

Zaman geçmiyordu, hala öğlen saatleriydi, o kadar çok şey yaşanmasına rağmen zaman nasıl akıp gitmezdi?

Daha sonra babam geldi, Ahmet amca'yı çok severdim babamın yakın arkadaşıydı. ''Evleri yıkılmış.'' dedi babam. ''Ahmet çıkmış, kızları hala çıkaramamışlar, neredeyse 1 gün olacak...'' dedi. Üniversitede okuyorlardı, ilk kez onların bisikletine binmiştim, çok severlerdi beni. Ama sonra haber geldi, artık sevemeyeceklermiş, çünkü onlar da, ölmüş. Bulduklarında birbirlerine sarılmış haldelermiş, ayırmakta çok zorlanmışlar, öyle gitmişler onlar da. Birbirlerine sarılarak ölmüşler, belki ağlayarak, belki birbirlerine ''Biraz daha dayan!'' diye umut vererek. Önemli mi? Sonuçta onlar da, ölmüştü. Dilek gibi.

Parkın önünde televizyonlar vardı, canlı yayınlar, bizi çekiyorlardı. Çadırları. Yardım arabaları, her yerden, kitap dağıtıyorlardı, çadır, yemek, herşey. Kitap dağıtılan yere gittik kardeşimle, anlamadığım bir dilden konuşan kadın öptü beni, sonra kitabı verdi OXFORD yazıyordu üzerinde. Almanya'dan, Yunanistan'dan, İngiltere'den, herkes herkes buradaydı. Şanlıurfa'dan, Diyarbakır'dan, Konya'dan büyük arabalar, yemeklerle dolu, büyük kazanlar, hiç o kadar büyük kazan görmemiştim. Karnımız acıkmıştı. Dayımla yemek kuyruğuna girdik. Çok tuhaftı, yemek kuyruğu, çadır, herşey. En zengininden en fakirine, herkes oradaydı. Eşitlik, insanlık buydu herhalde. Peki ortaya böyle zamanlarda mı çıkması gerekiyordu?

1 gün geçmişti. O kadar uzun bir gündü ki herkese 1 hafta gibi gelmişti, o kadar şeyin 1 gün içinde yaşanması çok tuhaftı. Çadıra alışmıştım, dayımın arkadaşı Gökhan Abi gelmişti, üzerinde Oxford yazan kitaptan bana İngilizce çalıştırıyordu, saatler konusu, hiç beceremezdim, ne kadar zordu. ''Tamam anladım.'' deyip yattım. O da güldü ve ''Yalancı'' deyip gitti.

Sabah kalktığımda herkes dışarıda kahvaltı ediyordu, annem ve babam evimizin içine girmişti. ''Buzdolabı devrilmiş, her yer yapış yapıştı...'' diyordu annem. ''Ama su kaplumbağaları hiç kımıldamamış, sanki onlar başka bi yerde yaşıyorlardı, hiç, bir damla bile su dökülmemiş akvaryumdan!'' dedi sonra. Buzdolabı bile devrilmişken su dolu bir akvaryum nasıl dökülmez diye düşündük hepimiz. Herşey tuhaftı dedim ya, herşey gerçekten tuhaftı. Tam anlamıyla tuhaf. Kahvaltıdayken dedemin Değirmendere'deki bir tanıdığı geldi. Depremden 1 hafta önce orada bir tanıdığımızın yazlığında kalmıştık. Yıkılmış. 1 hafta önce kaldığımız ev. Yıkılmış. 1 hafta daha kalacaktık ama başka bir işimiz olduğu için İzmit'e geri dönmüştük. Ya kalmış olsaydık? Ne mi olurdu? Ölürdük.

Ertesi gün Bill Clinton geliyor diye haberler çıktı. Buraya mı gelecekti? Yoksa Doğu Kışla'ya mı? Çok önemliymiş gibi herkes neden onu konuşuyordu? Yanımızda Atv Haber sürekli bir şeyler anlatıyordu, bazen arkalarından geçtim, dediklerini dinledim, şehir merkezine gitmek isteyenlerin burunlarına taktıkları şeyden söz ediyorlardı, ceset kokuyormuş, ceset. Ceset acaba nasıl kokuyordu? Sonra o cesetlerin bir ay önce buz pateni yaptığım yere konduklarını söylediler, çürümesinler diye. Üst üste mi atılmışlardı öylece? Cesetler? Ne kadar korkunç.

Bill Clinton geldi sonra, çok da tanımıyordum aslında, önemli biriymiş, karşı yoldan arabasıyla geçerken gördük, camından bakıyordu, Doğu Kışla'ya gidiyordu, çadırkente. Herkes buradaydı hala, yemek arabaları, yardım malzemeleri, uzunca bir süre de burada kaldılar.

Ara sıra olan depremlere de alışmıştık artık, o büyük sarsıntıdan sonra olan hiçbir şeye deprem gözüyle bakmıyorduk. 5,2 bile değersizdi artık. Ama olmasındı, artık olmasındı.

...

Şimdi 10 yıl geçti ama bunları yaşayanların kafasından ''deprem'' kelimesi hiç silinmedi. Yaşadıkları herkesin sanki dün gibi aklında. Bunları yaşayanların hiç biri bunları ''unutmadı''.

Rahat uyuyun; sadece 45 saniyede hayatı kaybolanlar.
Biz yaşadık, biz gördük...
Unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız.

26 Temmuz 2009

90'lardan kalanlar...

Bu ara çok takıldım 80'lere 90'lara. Ha bire eski fotoğraf albümlerini karıştırıp yüzüme bir gülücük konduruyorum kendimce. 80'lerin son yılında doğmuş biri olarak haliyle 90'lar çocuğu oluyorum. Etrafımdakiler 80'lerin güzelliklerinden bahsedince, ''Hulen 80'lerin başında doğaymışım ya keşke, giysiler falan kötüymüş ama diğer şeyler de çok güzelmiş be.'' diyorum ama 90'lar da güzeldi ya. Benim 90'larımda çocuk olmak böyleydi işte;

• Pazar günlerinin yıkanma günü olduğunu bilmek ve o günün gelmesini istememekti. (hayır pis bir çocuk değildim de nedense korkardım yıkanmaktan.)
• Capri-sun'ı ve onun reklamını hatırlamaktı.
• Tarkan'ın ön 2 dişinin ayrık olduğu hali bilmekti.
• Fred çakmaktaşı, Tom ve Jerry'i, Jetgiller'i, Sevimli kahramanları  izlemekten bıkmamaktı.
• Sevilen şarkıları radyolarda saatlerce beklemek ve ''o an'' geldiğinde şarkıyı kasete çekmekle uğraşmaktı.
• Kaseti kalemle sarmaktı.
• Sanal bebeği sanki gerçekmişcesine beslemekti.
• Annenin beslenme çantaya mutlaka şokellalı ekmek koyduğunu bilmekti.
• He-Man gölgelerin gücü adına güç bende artıığkk!! diye ortalarda gezinmekti.
• Gazoz kapağı gibi abuk zubuk şeyleri biriktirmekti.
• Hugo izlemek ve oyuncuların telefondan oyunu kontrol etmesine hiç akıl erdirememekti.
• Mustafa Sandal'ın 'buz kız beni görmeli bana kazak örmeli höleley' şarkısını hatırlamaktı.
• Şehnaz Tango, Bizimkiler, Kara Melek, Çiçek Taksi, Zeyna, Çılgın Bediş, Alf, Süper Baba, Cosby Ailesi, Mahallenin Muhtarları, Tatlı Kaçıklar vb. gibi dizileri bilmekti.
• Power Rangers'daki pembe ranger'ı çok sevmekti.
• Depremin ne olduğunu öğrenmekti 90'larda çocuk olmak.
• Elinde kocaman tetrisle gezinmek ve onunla arkadaşlara hava atmaktı.
• Barış Manço'yu çok sevmekti 90'larda çocuk olmak o öldüğünde çok üzülmekti.
• Torba torba taso biriktirmekti. Hergün sırf taso için çitoz yemekti.
• Ay Savaşçı'sını izlemek ve o karakterle bütünleşmekti, hatta onların dansını bile yapmaktı.
''Hey barmen bana bir bira yanımdaki fıstığa bir tekila'' diye ortalıkta dolaşmaktı.
''Hey corç versene borç olmaz maykıl bende de yok.'' demekti.
• Televole'nin aslında spor programı olarak başladığını bilmekti. Yaa ya işte.
• Black or white'tı, They don't care about us'tı. Hatta ''karakıçı karakıçı enovenikeribadas'' diye şarkıları söylemeye çalışmaktı. fdsjadfjf gülmeyin.
• Makarena dansı etmeye çalışmaktı.
• Tenefüslerde ''maaykıl ceeeksın maaadonna bir numaraaa koy çuvalaaa salla salla vur duvara'' diye tekerleme söyleyip dans etmekti. Sözler çok saçmaymış yalnız şu an farkettim. Bir numara olan şeyi niye çuvala koyup duvara vurursun yani. :D
• Susam sokağını izlemekti. Elmo loves you. :D
• Turgut Özal'ın öldüğü günü hatırlamaktı.
• Lady Diana'nın öldüğüne şaşırmaktı.
• Burak Kut'un süt halini hatırlamaktı. ''Yaşandı bitti kaygısızca'' şarkısını ezbere bilmekti.
• Televizyona atari bağlayıp Mario, Street fighter, Mortal kombat oynamaktı. Aduket çekmekti.
• Turbo, tipi tip, şıp sevdi gibi sakızların içinden çıkan kağıtları biriktirmekti.
• Inter Star'ın açıldığı zamanı hatırlamaktı. Türkiye'deki ilk özel tv'nin açıldığı zamanı hatırlamaktı yani.
• Arkadaşlarda görülen ışıklı ayakkabıları anne babadan istemek ve aldırmaktı.
• Galatasaray'ın Avrupa kupasını kazandığını görmekti.
• Sütaş sütlerin küçük cam şişelerde olduğu günleri hatırlamaktı.
• Küçük İbo'nun dizisi olduğu günleri bilmekti.
• Meybuz, sulugöz, yumiyum, su tabancası gibi şeyleri bilmekti.
• Körebe, yerden yüksek, yakar top, dansa davet vb. şeyler oynamış olmaktı.
• Arkadaşı arayıp pikaçu sesi çıkarmak ve bununla eğlenebilmekti.
• Hakan Şükür'ün hovardalık zamanlarını hatırlamaktı.
• Parlement'in sunduğu pazar gecesi sinemasını izlemekti. Giriş şarkısına aşık olmaktı.
• Babaannede bulunan gırgırı ve merdaneli çamaşır makinasını görmekti.
• Sınıfta arkaşla sms'le değil de kağıtla haberleşmekti. ''Şşş bunu x'e gönder'' dendiğinde anında ulaştırmaktı.
• İnternet salonunu değil atari salonunu hatırlamaktı.
• Gazetelerin verdiği gemi, uçak zartu zurt maketlerini almaktı.
• Gözler kamaşınca ortaya çıkan renkli şekilcikleri melek sanmaktı. Cidden öyle sanardım.
• Biri kötü bir şey söylediği zaman ''Gümüş ayna!'' diye cevap vermekti.
• Türk pop'unun henüz kirlenmediği zamanları hatırlamaktı.
• Teybin önüne geçerek kuzenlerle röportaj yapmak ve sesi kaydetmekti. Dinlendiğinde kıkır kıkır gülmekti.
• 'N sync'teki JC'ye aşık olmak, Justin Timberlake'in kıvırcık sarı kafalı hallerini hatırlamaktı.
• 90'ların son yılında milenyum bilezikleri gibi saçma sapan şeylerin çıktığını hatırlamaktı.
• Diye gider...

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Foto.
Foto.

EKLEME: Bu yazı burada benden izinsiz kullanılmıştır.

20 Haziran 2009

Güldürdü.












Web programı çok yemiştir belki ondan.
Nedense bu çeviriler komik geliyor bana hep.

Nedense?
Kurabiye.dflsejaks.

Eğlendim.

17 Haziran 2009

Sinir boşalması.

Hani kendini bir halt sanan ama aslında hiçbir halt olmayanlar var ya. Çok bilmiş gibi konuşanlar hani...

''Bu böyle şöyle anladın di mi canım? Anlıyo musun beni, bak ben şunu bunu biliyorum. Sen biliyo musun peki hı?''

''Aa hayır o öyle değil, aslında böyle! En doğrusu budur, hayır sen yanlışsın en doğrusu benim!.''

Şeklinde konuşurlar hani. Kendilerini her haltı biliyormuş gibi tanıtıp aslında içlerinde son derece ezik bir bünye taşıyan insanlar, kendini karşısındakine ispat etmeye çalışırken aslında içindeki ezikliğin tavanlarda gezindiğinden haberi olmayan zavallılar var ya. Onlardan nefret ediyorum ben işte. Gereksiz karbon salınımı.

15 Haziran 2009

Esra Ceyhan'la do'dan si'ye.

Esra Ceyhan'ın albüm çıkaracağı haberi yalan olsun, şaka olsun lütfen.Eğer bu doğruysa üzerimize bir lanet çökecek, o lanet hepimizi bulacak ve taş üstünde taş bırakmayacak. Ben inanıyorum ki programı yayından kaldırıldı diye bizi cezalandırmak istiyor.

Sessiz sedasız programını yapsın o yine, yemin ederim dalga geçmiycem ya.

(**Ajdar da geri döner birlikte düet bile yaparlar bence. Ajdar feat Esra, arkada Sadri beyin yuvarlanmayla karışık havada durma gösterisi, yan tarafta hocalar birbirleriyle konuşuyorlar, kıvırcık saçlı konuk teyzeler ellerinde mendillerle bu ikilinin şarkılarını söylüyorlar, konuk hayvanlar var bir de. Kabus gibi! Eğer bunlar gerçekleşirse arkama bile bakmadan uzaklaşırım buralardan. Yaparım. **)

22 Mayıs 2009

Etrafa mel mel bakınırken bi' şeyler geldi aklıma. Yazayım bari. Bi' de bugünlerde neden bu kadar çok post yazıyorum bilmiyorum...

Star'da yayınlanırdı, çok heyecanla beklerdik evde. Jenerik müziği hala kulağımda. Ertesi gün pazartesi olduğu için bazen filmleri izleyemesem bile sırf jenerik için izlerdim. Yine olsa yine yaparım, hiç de pişman değilim.


 Böyle dikdörtgen bir şekli vardı. İçinden arabalı marabalı resimler çıkardı. Pek severdim. Bi' de ''tipitip'' vardı bunun gibi.


Stres bilekliği. Anneannemde vardı bi tane bundan. Takardı falan ama hiç bi halta da yaramazdı. Ben kırmıştım hatta bi' kere. Stresi ortadan kaldırmayı bırak stres oluştururdu. Hala var mı bilmiyorum. Varsa da Hüküm Dağı'nın eteklerinde erimeye terketmeli bence.


 Kardeşimle çok kavga etmiştik bu zımbırtı için. 4 pille çalışırdı, bi de utanmadan çabucak tükenirdi pilleri. Tetrisle tanışmama vesile olmuş alet.




İnce uzun sakızımsı şekercan. Çileklisi, kirazlısı vardı. Tenefüslerde arkadaş kişisi kantine gidecekse, ''Bana da bi tane yumiyum alsana'' derdim, derdik, hep beraber yerdik. ehe.


 Bilmeyen yoktur herhalde bu yaratığı. Korkunç bi' tipi var aslında ya. Di mi? Nedense çok severdik nebçim çocuklarmışız.



Falan filan...

14 Mayıs 2009

TEY.

96 kişi olmuşuz a dostlar. Hey gidi günler hey, buralar eskiden hep dutluktu, kurtlar inerdi bazen. Ara sıra in ve cinlerle top da oynardım.

İlk izleyicimin olduğu zamanı hatırlıyorum ne heyecanlamıştım ama. ''Aha biri beni izliyo möhöhö'' deyip kendimi bi şey sanmaya başlamıştım falan. Ne güzeldi, saf bloggerlık günleri. İlk izleyicim de Lasombra'ydı hiç unutmam, ne kadar önemli bi olaymış benim için bak. sdjhfaj.


100. izleyiciye de ödülüm yanaklarını mıncırmak olsun.
Adios muchachos y muchachas!

26 Nisan 2009

Milenyum çocuğu.


Şimdi bu 1995-2000 doğumlu minik veletler var ya. Onlar çok tuhafıma gidiyor benim. Neden bilmiyorum. 1995'te ilkokula başlamıştım mesela, 2000'de milenyum diye bi laf vardı herkesin ağzında. Bazı dükkanların camında ''Milenyum bilezikleri gelmiştir.'' diye ilanlar olurdu.

Ama şimdi 2000'de doğan velet 9 yaşında, çıkıyor televizyonda şarkı söylüyor, gayet düzgün cümleler kurabiliyor. 1997'de doğmuş velet Aşk-ı Memnu'da Kıvanç Tatlıtuğ'la dalga geçiyor. Ben o yaşta hala arkadaşlarımla evcilik oynuyordum hey! Yeni nesil çok fena geliyor. Ha bi' de şuna dikkat ettim... Kimin çocuğunu görsem, gözler yeşil veya mavi, saçlar kumral. Türklerin görünümü mü değişiyor acaba azizim?

17 Nisan 2009

Hadi diğer dingilleri anladık diyelim...
Peki insan, çocuğu, belki de torunu yaşındaki kıza nasıl laf atar, yanından geçerken nasıl gerzek gerzek şeyler söyler?
Nasıl yapabilir bunu?
Bu nasıl bi mide ben anlamıyorum ya.
Yok abi anlayamıycam ben insanları hiçbir zaman...

11 Nisan 2009

Kafama bir matkap sokup, kendi doğrularıma zarar vermek isteyen kişiler.
Onlar arkadaşım olabilir mi ki?

A r k a d a ş ?

8 Ocak 2009

Smells Good.

Çok saçma huylarım vardır benim blogcan. Bi tanesi koklamak.

Bildiğin her şeyi koklarım. Özellikle de yiyecekleri. Önce koklarım eğer güzel kokuyosa onun tadı benim için tamamdır. Yemeden bile anlarım tadının güzel olup olmadığını yani.

En güzel koku çikolata kokusudur. Dünya öyle koksun istiyorum. Her yer çikolata koksun. Hatta heryer çikolata olsun. Sonra böyle çikolata ağaçları olsun, dallarında paket paket çikolatalar olsun. Milka’sı bilmemnesi. Nası güzel olurdu dimi. İvit.
 
Tuşların Tıkırtısı: 2009
© 2008-2015 Tuşların Tıkırtısı
El emeği, göz nuru.
Tema || Minima Black adlı temayı tanımlanamaz hale getirdim.