23 Aralık 2010

Yalakama (Güney Afrika'da bir ülke)

Hani şu birilerini savunanları hemen ''yalaka'' diye yaftalayanlar var ya, acaba onlar kendilerini savunanlara da ''ya bi sus! bana yalakalık yapma'' diye laf yapıştırıyorlar mı?

Yani insan ister istemez herkese bu yaftayı yapıştıranların kendilerini savunanlara da ''yalaka'' deyip demediğini merak ediyor. Eğer öyle diyorlarsa ben onların alınlarından öperim arkadaş, ''Haklısın'' derim, ''Tabii, zaten senin gibi düşündüğünü söyleyenlerin hepsi sana yalakalık yapıyor, ya ne olacağıdı?!'' derim. Ama öyle dediklerini pek sanmıyorum.

''Bana dokunmayan yılan bin yaşasın'' deyip köşeye sinilmesi gerek bu arkadaşların ''yalaka'' dediklerinden olmamak için, en iyisi değil mi? Evet  en iyisi. Ne de olsa milli ideolojimiz olmuş bu ''bana dokumayan yılan bin yaşasıncılık'' , kimse bize 'yalaka' demesin de ne olursa olsun. Yaşarız biz mis gibi, zaten yılan da dokunmuyormuş.

2 Aralık 2010

Reklam aldım.

Yarım saatliğine de olsa Angelina Jolie dudaklarına sahip olmak ister misiniz?

Evet mi?
Eğer cevabınız ''evet'' ise hemen yazıdaki ''numara''yı uygulayın. Bu numara kimsede yok!!!

Şimdi hemen Özçiğdek Kardeşler'den 1 kg tuzlu çekirdek alırsanız, yanında 1 çekirdek bizden size hediye!!

Numara: Aldığınız 1 kg tuzlu çekirdeği tencerenin (evet tencere) içine boşaltın ve hiç aralık vermeden çitlemeye başlayın. Hoş zaten siz ara vermek isteseniz de çekirdekyiyengillerde otomatiğe bağlama (çekirdek-el-ağız üçlemesi) özelliği mevcut olduğu için bu isteğiniz maalesef boşa çıkacaktır.

Bir süre sonra çitlediğiniz çekirdekler dudağınızda dayanılmaz bir acı hissetmenize yol açacak, eğer yol açmadıysa biraz daha çitleyin ki yol açılsın, zaten açık yolda gezmeyi de hep sevmişimdir bence çok güzel bir şey (????). Neyse, evey ne diyordum. Dudakta acı varsa olmuşsunuz siz, gidin aynaya bakın. Artık yarım saatliğine jolie konseptinde dolanabilirsiniz! He ama ''hala acı hissetmiyorum beeğn?!'' diyorsanız gidin o dudakları tahriş ettikten sonra tuza bastırın ama biraz acıtacak. :)))))))))))::)))))) :psikogülüş: O da acıtmadıysa Allah sizi kahretmesin, ne biçim dudak var be sizde? Tövbe estağfurullah nasır falan mı bağladı ne oldu ya??

Ürünümüzden memnun kalmazsanız o sizin sorununuz. Ayrıca bu 1 kg'lık çekirdeği cidden yarım saatliğine şiş dudaklarla gezmek için alıyorsanız size ne diyeceğimi bilemiyorum. Ama çekirdekler güzel bak, valla al ye! Ucuz hem!
Evde denemeyin sonra benden bilmeyin.
Başlığa bakıp cidden reklam aldığımı düşünenlere de sevgiler. 

12 Kasım 2010

Çocuklar gülsün diye :))))))9)99))

Şu otobüslerde, ağlayan veletlerden nefret ettiğim kadar kimseden nefret etmemişimdir herhalde. Hayır o nasıl bir sestir yahu? ''viiiiİİiaiiiiyykkkkkağ'' Çocuğun içine elyın kaçmış çocuğun haberi yok, elyın içeride bağırınıp dururken çocuk; içlerinden ona ''senin o ağzını yırtarım Allah'ın belası'' diyen insanlara bakıyor, bir taraftan da ağlıyor. Ama çocuğun ne diye ağladığını kimse bilmiyor.

Son dakika haberi: Üstün altın cihazlar kullanılarak taranan otobüslerde, yalnızca çocukları etkisi altına aldığı anlaşılan çok zararlı bir canlı türevi bulundu. Bu canlılar hava yoluyla, otobüse binen çocukların içine girmekte; onları sürekli ağlayan ve anlamsızca bağıran tanımlanamaz gereksiz birer yaratığa dönüştürmektedir. Bu hilkat garibesi yaratıklardan kurtuluncaya dek çocuklarımızın otobüse binmemesi herkesin ruh ve sinir sağlığı için süperdir, iyidir, bence çok güzeldir.

7 Kasım 2010

2 yıl.

Selam, burası benim gün itibariyle 2. yılını dolduran blogum Tuşların Tıkırtısı.

20 Kasım 2008'den beri buralardaymışım ben, daha uzun yıllar da buralarda olmam dileğiyle.

Seven - sevmeyen herkese selam olsun.

30 Ekim 2010

Nefretlik diyaloglar - 3

O telefon bir türlü kapanmaz.

+ Yaa öyle işte...
(burada ölüm sessizliği var)
- Ee oldu o zaman, görüşürüz sonra.
+ Tamam canım görüşürüz.
- Hadi öptüm.
+ Bay bay.
- Ben kapatıyorum tamam?
+ Tamam hadi...
(kapanamadı daha)
- Ehe.

*çotank!*

28 Ekim 2010

Öküz altında buzağı aramaca.

Tipe bak çay demle : Tipin tuhaflığıyla alakalı bir söylem. Tipin tuhaflığıyla çayın demi arasında doğru orantı vardır. Tip tuhaflaştıkça çayın demi artar, çayın demi arttıkça da bu çayı içecek kişinin sinir katsayısında bir artış gözükür. Böyle de formülize edilmiştir.

Gözüm bir yerden ısırıyor ama : Bunu söyleyen kişinin gözü kimseyi bir yerden ısırmıyor, zaten gözün ısırma gibi bir işlevi de yok. ''Seni ağzım bir yerden kokluyor'' gibi bir şey olsa daha yaratıcı olabilirdi, ama olmadı olamadı, kısmet.

Fotoğraflarda çok güzel çıkıyorsun : ''Ya normalde hiç bir halta benzediğin yok ama fotoğraflarda güzel çıkıyorsun'' demektir, alt anlamı budur. Söyleyen kişiye kafa göz girişmek mübah, gözleri kısıp yandan yandan gülümseyerek ''Eh en azından ben fotoğrafta güzel çıkabiliyorum, bazılarında o da yok...'' demekse caizdir.

Sen bile yaparsın : Bence bu ''bile'' kadar aşağılayıcı, içten içten hâkir görücü, pislik bir şey yok bu Türkçe'de. Cümleye ''bile''yi koy gerisini boşver, karşındakine en okkalı küfürü etsen de bu ''bile''nin verdiği etkiyi vermiyor. "Sen bile yaparsın"da; ''O kadar kolay ki senin gibi geri zekalı bile yapabilir'' anlamı varken, "ben bile yapamadım"da; ''O kadar zor ki benim gibi süpersonik zekası olan, beyin kıvrımları fiberoptik kablolarla döşenmiş magnifique bir insan bile yapamadı, siz mi yapacaksınız sefiller?!'' anlamı vardır. ''Bile''nin gazabına bile bile düşmemek dileğiyle.

21 Ekim 2010

Gerçekten öyle değil ya, yalandan öyle olsun.

Hani bir kelimeyi tekrar tekrar söylediğinizde o kelimeye birden yabancılaşırsınız ya, işte o yabancılaşma hissi bir süre kendi kendinize kaldığınızda, aynada karşınızda duran yüze baktığınızda, sadece düşüncelerinizle yalnız kaldığınızda da ortaya çıkıyor. Daha önce farketmediğiniz şeylerin farkına varıyor, aslında çoktandır size ait olan ama sizin daha farkına yeni vardığınız o şeyleri deşmeye başlıyorsunuz. Başka işiniz yok ya, onlarla uğraşıp herşeyi inceliyorsunuz. Sonra canınız sıkılıyor, ''Keşke benim görüp de tanımak istemediklerim olarak kalsaydılar'' diyorsunuz, ''Demek çok fazla kurcalamamak gerek''

Hani tekrar tekrar düşününce yabancılaştığınız kendiniz, canınızı sıkmıştı ya demin. İşte o kendiniz şimdi dışarı atıyor kendini, düşünmüyormuş gibi yapıp aslında kendine yalan söylüyor, gülüyor sonra - belki güldürüyor da, ''İyiyim ben'' diyor etrafındakilere gülerek, ''Gerçekten''.

Ve üstünü kaplıyor daha demin düşündüklerinin, kendi kendinden saklıyor onları ''Nasıl olsa yine ortaya çıkacaklar, şimdi canımı sıkmasınlar'' diyerek kendini kendinden saklıyor. Kendiyle tekrar başbaşa kalacağı zamana dek örtüyor üstlerini, yine ''Gerçekten iyi'' olduğunu söyleyerek.

Gerçekten öyle değil ya, yalandan öyle olsun.
Bırakın öyle avunsun.

6 Ekim 2010

Nefretlik diyaloglar - 1

Gerçek bir olaydan alınmıştır. (hep bu cümleyi kurmayı istemişimdir)

Her sınav sonrası, dışarıda sınavın nasıl geçtiğini sormak için bekleyen yarı gıcık yarı meraklı, moral bozmaya meyilli bir tip vardır...

- Sınav nasıl geçti?
+ İdare eder. Seninki nasıldı?
- Güzeldi benim ya. 2. sorunun cevabını ne buldun?
+ 452 çıkıyordu sanırım.
- Yok ya 563 onun cevabı, hocaya sordum şimdi ben.
+ Ee madem sordun bana niye 'ne buldun' diye soruyorsun?
- O değil de napıcan sen şimdi. *sinsi gülüş* 2 soru vardı zaten biri gitti. İlk soruyu kaç buldun ki?
+ ....................
- Neyse ya düzeltirsin finalde.
+ Defol git lan!

29 Eylül 2010

System error.

Kişi: Bence kimse kimsenin ne giydiğine karışmamalı, herkes özgür olmalı. Ben mini eteğimi giyerim, öbürü başka bir şey giyer. İnsanların dış görünüşlerinden yola çıkarak hiç kimse tek bir kelam bile etmediği insanı yargılayamaz.

Şaka gibi ama bu da aynı kişi: A-ha sıkmabaşa bak! Yobaz, hepsi aynı bunların. Hepsi örümcek kafalı!

SYSTEM ERROR! SYSTEM ERROR! SYSTEM ERROR! SYSTEM ERROR! SYSTEM ERROR! SYSTEM ERROR!

10 Eylül 2010

Gerçek Kesit 2 - Mendil içindeki şeker.

Harçlık diye beyaz mendil içine tıkıştırılmış dandik şekerle kandırılan Berke; mendili veren kabarık saçlı kadına en sahte gülümsemesiyle karşılık verdi. Suratındaki allığı fazla kaçırıp baharatlı Lays cipsi görünümü alan, 32 dişini göstere göstere konuşan kabarık saçlı kadın annesiyle laflarken, Berke'nin aklından çok enteresan şeyler geçmekteydi.

İlk aklından geçen, kabarık saçlı, baharatlı lays suratlı kadının evindeki tüm mendil içine tıkıştırılmış şekerleri toplamak ve bunları mahalledeki arkadaşlarına satmaktı, eğer arkadaşları almazsa köşedeki bakkala bunları satacak, böylece de bayramdan karlı çıkacaktı. Aklından geçen diğer şey kabarık saçları elektriklenmeye başlayan kadının kocasına gidip; ''Bu dandik şekerli mendili vereceğinize ortaya üç beş kuruş atsaydınız ikimiz de karlı çıkardık, napayım ben bu mendili? Selpak denen bir şey var, hijyenik hem. Ayrıca ben şeker sevmem.'' demekti. Bu düşündüklerini dün izlediği filme bağlayan Berke, bir eliyle şekerli mendili tutuyor, diğer eliyle de annesinin elinden tutarak sokakta yürüyordu. Az önceki düşüncelerine kafasını yorduğu için mendil dolu evden sokağa adım attığını farkedememişti.

Annesinin elini bırakıp, diğer elindeki şekerli mendili açtı. İçindeki şekerin ambalajını çıkartıp şekeri ağzına attı, mendili de cebine koydu. Bir sonraki bayram ziyaretinden iyi bir harçlık koparacağını umarak, evin kapısından koşarak girdi. Şimdi aklındaki tek şey, bilgisayarın önüne geçip arkadaşlarıyla saatlerce WoW oynamaktı.

Yıllar sonra;
Berke- 36 yaşında, çulsuz.
Bu çulsuzluğunun tek sebebinin beyaz mendil içindeki dandik şeker olduğunu düşünüyor. ''O gün şeker değil de harçlık verilseydi çok zengin olabilirdim, herşey kader kısmet işi.'' diyor.
En sevdiği aktivite; WoW oynamak.
En sevdiği yiyecek; Baharatlı lays.

Kabarık Saçlı Kadın- 236 yaşında, kel.
Berke'nin bedduasını aldıktan sonra kel kaldı. Kabarık saçlı olduğu fotoğraflarına bakıp iç geçiriyor.

Mendil
WoW oynamaktan gözleri bozulan Berke, gözlüğünü bu mendille siliyor. ''Oh! En azından bir işe yaradı!'' diye seviniyor.

Ana fikir;
Her şeyin bir şeyi var.

29 Ağustos 2010

ECE ÇİKOLATA VAR MI ?!

Şu duygu sömürüsü kokan bayram reklamları da olmasa herhalde ''o eski bayramlar''ın nasıl şeyler olduğunu unutacağım. Hatta o reklamları kaydedip yaşlanınca ''Bakın yavrularım eski -öksürükler- ... eski bayramlar işte böyleydi.'' diyerek torunlarıma göstermeyi planlıyorum.

Ben o reklamlardaki bayramda toplaşan aile ortamını herhalde en son bir 5 sene önce görmüştüm. Ne var peki bu reklamlarda?

Anlatayım... Dedeler, nineler, sinsi sinsi para almayı bekleyen velet torunlar, dedeler kaç para verecek diye arkadan bakan ebeveynler, artık bitse de gitsek diye bekleyen gençler.

Tabii reklamlarda oradaki aile bireylerinin bu yönlerini göstermiyorlar ama biz biliyoruz değil mi gençler? Hadi ben biliyorum diyeyim en azından.

Yaşlılar misafirlerin gelmesini, küçük torunlar yaşlılardan gelecek bayram harçlığını, ebeveynler yaşlılara ''Ehe bayram ya hani bugün, biz ziyarete geldik, sırf bayram olduğundan değil aslında hep geliyoruz bilirsiniz. Naber?'' der gibi görünmeyi, gençler de içlerinden ''eee zaten büyüdük diye harçlık da vermiyorlar bari 5-10 dk otursak da gitsek... pff neyse yalandan sırıtayım da şirin gözükeyim ^-^ '' deyip mış gibi gözükmeyi beklerler bu zamanda.

Yani artık aslında herkes -çocukları ve yaşlıları bir kenara koyarsak- eskilerden farklı olarak ''mış gibi'' gözükür bayramlarda, ''mış gibi'' gözükmeyi sevmeyen kişiler de bu yüzden soğur bayramlardan, bu kişiler her şeyin olduğu gibi bayramların da çocukken en güzel olduğunu düşünürler, duygu sömürüsü kokan bayram reklamlarını izlerken bir taraftan da böyle bir şey yazan cins tipler bulunur işte aralarında. Napacaksınız, kısmet.

14 Ağustos 2010

Zımbırtılar

Önsöz diye bir şey var: Aşağıya yazılacak şeyler çocukluğumun bir dönemini kaplamış zımbırtılar olmakla beraber, buraya yazmak istememin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Hava çok sıcak, ondan hep.

Şangır şungur adam: Ne zaman çayın şekerini sesli sesli karıştıran birini görsem bu adam gelir aklıma. Evimizin karşısında otururdu bu adam. Hep balkonunda, bardağın içindeki çayın şekerini şangır şungur deşer gibi karıştırırken görürdüm. Bütün mahalle duyardı bu çay karıştırma sesini, sonra da adı şangır şungur adam kaldı işte böyle. Kalbimde yaşıyorsun şangır şungur adam. Efsanemsin.

Topuklu ayakkabı: 5-6 yaşındayken annemin beyaz topuklu ayakkabılarını giymemle adım atmamın saniyesinde yere kapaklanmam bir olmuş; suratım, kollarım, bacaklarım yara bere içinde kalmıştı. İşte o zamandan beri topuklu ayakkabı nedir bilmem, o topuklardan korkarım umarsızca.

Ay ''dede'': Ben bu adamla konuşurdum hep küçükken, beni duyduğunu sanardım ve o yüzden her şeyi ona anlatırdım. Adam dediğim de işte, Ay. Gökyüzündeki Ay. Böyle bir manyaktım evet.

Merdaneli çamaşır makinası: Babaannemlerin evindeydik, içerden gelen gürültülü sesi merak etmiş, o ses çıkaran şeyin de daha önce hiç görmediğim bir mekanizmaya ait olduğunu görmüştüm. Görmez olaydım. Neyse, sonra ''Acaba şu dönen şeyler ne ola?'' diyerek makinaya yaklaştım, o yaklaşma ânımla dönen merdanelerin alnımı kapıp haşat etme anı aynı zamana denk geliyor efendiler. İşte o günden sonra alnımda hep bu olayın küçük izini taşırım, âdeta bir Harry Potter'ım. (hiç merdaneli çamaşır makinası görmediysen tıkla)

Çubuk kraker: Çubuk kraker ama sor bi' nasıl çubuk kraker. Çamaşır suyuna batırılmış çubuk kraker. Evet efendim. Banyodaki leğenin içindeki sıvıyı su sanmış, elimdeki çubuk krakeri ona bandırmış ve sonra o çamaşır sulu krakeri afiyetle yemiştim. O sıvının su değil de çamaşır suyu olduğunu sonradan öğrendim. Naber? Ben mi? Hâlâ hayattayım.

Sinek boyamaca: Suluboyayla top ağaçlar, m şeklinde martılar, dumanı tüten evler yaparken önüme karasinek konmuştu, ben o zamanlar en sevdiğim renk olan pembeyi o sineğin üzerinde görmek istemiş ve boyamıştım. O zamanlar etrafta pembe bir karasinek gördüyseniz onu ben boyamıştım işte, hayat ne acayip değil mi cezmi?

Bu şimdi bir mim olacak, mimleyeceğim kişiler de çocukluklarından akıllarında kalan şeyleri böyle maddeleyerek yazacak. Yazmasalar da kabülümüz.

Mimlendiniz;
Mrs. Baros
A. Nur
bi dost
Pippi Haşmet

7 Ağustos 2010

Gandalf'a sordum ''Kara camlı beyaz bir şahin yaklaşıyor'' dedi.


Havanın çok sıcak olduğunu eğer Alaska'da yaşamıyorsanız biliyorsunuzdur, işte bu sıcaklık nedeniyle ne zaman dışarı çıksam her yerde (otobüste, tuvalette, Japon konsolosluğunda, hacı bakkal amca'da), ''Seni çöpe atacağım poşete yazık'' deyip parayı kıran çin işi japon işi herifin sesini duyuyorum. Veya zamanında o kadar çok duymuşum ki sürekli bu sinsi sesli herif bilinçaltımda şarkı söyleyip duruyor. (bilinçaltımın içinde sonsuz döngüye girmiş diğer zımbırtılar için bkz; İsmail YK şarkıları, 118 18 reklamları)

İşte yine bu SORTAÇ1 kod adlı abi son ses ''Sen ne beni oyala, ne omuz ovala, işime bakarım...'' -omuz ovalamak da çok ilginç- diyorken, gözümün önünde bir anda kara camlı doğan görünümlü beyaz bir şahin belirdi, ne zaman kara camlı doğan görünümlü beyaz şahin görsem herşey slowmotion ilerler, yine öyle ilerledi, yine kıç kadar arabaya 6 kişi binmiş insanlar gördüm - kara camlıydı ama gördüm, onlar o sırada SORTAÇ1 kod adlı insanın şarkısını son ses açmış kızlara hava atmakla(!), çılgınca(!) eğlenmekle ve her ne kadar kendileri bilmese de, etraftaki insanlardan küfür yemekle meşgullerdi. Sonradan öğrendim ki SORTAÇ1'in şarkısı Beyaz Şahinliler Listesi'nin 1 numarasına kadar ilerlemiş.

Şimdi o beyaz şahinin içindeki abilere sesleniyorum. Abiler; arabanın içinde son ses SORTAÇ'ı bırak, Jazz bile dinleseniz bir şey olmaz, üzgünüm ama gerçekten hiçbir şey olmaz. Hiçbir kız arabanın içinde bangır bangır müzik dinleyerek deli gibi gezinen adamlara bakmaz, he baksa baksa anca benim gibi ''ahaahah aahahahhdhaadjasıdfsfh!!'' demek için bakar. O tavlama yöntemi yok artık, 20 yıl önce falan bitmiş o olay, bak gerçekten diyorum, yok öyle bir şey, o yöntem bitti ama siz bitemediniz bir türlü. Bitin siz de n'olursunuz, hı? Di mi ama?

30 Temmuz 2010

Hep yer çekimi yüzünden... Patates isteyen?

Yer çekiminin farkına vardığım dönem; ''anne terliği''nin uzaktan süzülüşüyle ilk karşılaştığım döneme denk geliyor efendiler. O terliğin süzülüşünü yavaş çekimde izledikten sonra aniden etime yapışan cismin verdiği acıdan bahsetmek istemiyorum. Acı ya hani, acı işte.

İlk kez terlik yiyorsun -terlik yemek de ne acayip- ve doğal olarak terliğin insan yaralama işlevi olduğunu; sallanan kişide güdümlü füze yemiş etkisi bıraktığını bilmiyorsun, o sadece ayağa geçirilen bir zerzavat falan. O yüzden -terliği yedikten sonra- önce afallama yaşayarak; bir anneye, bir yerde ters dönmüş terliğe, sonra acıyan bölgene bakıyorsun, en son olarak da gözlerinden ister istemez taşan yaşları hissediyorsun. Tam rahat rahat ağlayacakken ''O terliği çabuk buraya getir!!!'' diyen bir ses geliyor ya kulağına, hayata küs işte! O terliğin ayrodinamik özelliğine lanet oku, ''gâvur yapıyor ağbi yea!'' de veya boşver, deme. Onları demeni hakedecek çok şey olacak ileride.

Bu yukarıdaki paragrafta yazdıklarım ilk terlik yeme deneyimimimde hissettiklerimdi, şimdi o ilk terliği hangi sebeple yediğimi -terlik yemek de ne acayip farkettin mi?- yazayım.

Girişte ''yer çekiminin farkına vardığım dönem''le bu terlik yeme -terlik yemek diyorum, çok acayip ya!- olayını aynı döneme tıkıştırmam boşa değildi elbet, öyle mi sandın yoksa? Hayır canım, tabii ki de boşa değildi! Unutmuştum aslında bunu yazacağımı ama çaktırma sen, şey işte. Yerçekimini diyorum, ilk kez balkondan aşağıya patates attığım zaman farkettim. Evet. Ben bir dönem mutfaktan patates alıp onu balkondan aşağıya atan velettim, ilginç derecede eğlendirirdi bu olay beni... Hem içinde heyecan da vardı, kimse benim attığımı göremesin diye balkon demirlerinden geri çekilir; sonra da sinsi sinsi gülerdim.

Ve işte ondan sonra dostlarım, ondan sonra güdümlü anne terliğiyle tanıştım, yer çekiminin canımı bu kadar(!) yakacağını bileydim patatesleri torbadan çıkarmayı aklımın ucundan bile geçirmez, sadece patatesin adının neden ''patates'' olduğunu, neden ''fare'' olmadığını düşünürdüm, ''Adı fare olsaydı da yer miydik ki patetesi?'' diye kavram kargaşaları oluşturur ve sonuç olarak kafayı yerdim. Ama olsun, herşeyin bir şeyi var, ne demiş ünlü düşünür inanılmaz Sevda Demirel; ''Kısmet, hayırlısı neyse o.''

◄ ►

20 Temmuz 2010

Hanımların dikkatine...

Değişik bir mekanda oturmuş Johnny Depp'le havadan sudan konuşuyordum, sanki yıllardır arkadaşmışız gibi hem de. Artık hangi ara öğrendiyse gayet de güzel Türkçe konuşuyordu kendisi. Her cümlemizin sonunda masada kahkahalar yankılanıyordu. Etrafa bakıyordum diğer insanlar da gülüyordu, dünyadaki tüm sorunlar hallolmuş gibiydi.

Sonra birden ''Hanımların dikkatine...'' sesini duydum ve yine etrafa bakındım, insanların görüntüsü bulanıklaşmaya başladı, üstelik artık kimse gülmüyordu. Sonra ses devam etti; ''...overlok makinesi ayağınıza geldi. Halı, kilim, yolluk, paspas kenarına, halıfleks kenarına...'' sesi daha net duymaya başladıkça önümdeki insan, senelerdir arkadaşmışız gibi konuşan coni dep adlı insan yavaş yavaş kaybolmaya başladı, O'nun görüntüsünü kaplayan Güneş ışınlarına bir kez daha alerji oldum, sinir oldum, ''defolun gözümün önünden'' dedim ama dinletemedim, sonra elimle gözümü ovuşturdum, güneşin haşır haşır perdeyi delen ışınlarına baktım ve sonu başlatan Overlokçu Teyze'nin kasidesi eşliğinde ''ahımsıfhısaehf'' diye bir ses çıkardım, camı açtığımda yine o sesi duydum... ''Hanımların dikkatine, overlok makinesi ayağınıza geldi. Halı, kilim, yolluk, paspas kenarına, halıfleks kenarına overlok çekilir. 5 dakikada yapılır, hemen teslim edilir'' Bu sefer gülmeye başladım, aynı zamanda bağıra bağıra ''AHIMSIFHISAEHF'' diyordum... Sonra mutfağa gittim, çamlıca gazoz şişesine doldurduğum suyu buzdolabından çıkardım, bardağa döktüm ve bu olayın üstüne bir soğuk içerek rüya işlerinden sorumlu kişiye sevgilerimi yolladım.

Yorumcul
Rüyada Johnny Depp görmek: 3 vakte kadar evinizin yanından geçecek olan Overlokçu Teyze'nin sizi ''rüya''dan uyandırmasına delâlettir. Hayırlara vesile olup olmadığı yaşanarak öğrenilir. Rüyadan sonra istemdışı ''ahımsıfhısaehf'' sesleri çıkar, bunun nedeni henüz bilinmemektedir.

*Overlokçu Teyze Kasidesi'nin uykudan kaldırma kuvveti

22 Haziran 2010

Tatile Gidenlere veya Gideceklere İthafen

Lütfen saatlerce güneşin altında yatarak kendinizi fırına konmuş tavuk moduna sokmayın. Eğer çok yatmak isterseniz de güneş kremidir, güneş sütüdür öyle bir şeyler sürün üzerinize rica ediyorum. Çünkü bazılarınız var; bunları sürmeden güneşin altına yatıyor sonra da fedon rengiyle* dolaşıyorlar ortalıkta, kızarıyorlar resmen. Fırına konmuş tavuk modu benzetmesini yapma nedenim de budur.

Zaten bir insan kendine bu işkenceyi nasıl yapar anlamam. Tatil diye gidiyorsun; hergün 2-3 saat vücudunu yakmak için güneşin altında beynini haşlıyorsun haberin yok. Kim çıkarmışsa bu tatil=güneş=bronzlaşmak zımbırtısını kafası güzeldi herhalde. ''Bir deli kuyuya taş atmış...'' diye giden atasözümüzü buraya uygun gördüm.

*fedon rengi: Kızarmış tavuktan hallice olan renk cümbüşü. Yukarıdaki fotoğrafa bakıldığında görülebilir.

20 Haziran 2010

Ergenlik tripleri

Herkesin bir ara içinde bulunduğu ergenliği dönemlere ayırmaca.

''Ne oluyo !?'' dönemi:
Bu dönemde ortaya çıkan değişikliklerinden ötürü kişinin kendine yabancılaşmaya başlaması ve bir süre sonra aynaya baktığında ''Bana noluyo böyle!?'' diyerek ağlaması kaçınılmazdır. Bu dönemde sakin olunmalı; sivilceler her görüldüğü yerde sıkılmamalıdır. Ne demiş ünlü düşünür Ebru Gündeş; ''Aksi halde portakal kabuğu görünümlü bir surata 'Melaba!' demek Allah'ın bir lütfudur gözlerinin nurudur.''

● ''Kimim ben?!'' dönemi:
Aynaya her baktığında kendinden farklı birini gören evlâdımız, kimlik arayışına çıkar. Özenir, bezenir, türlü türlü gezinir. Gollum'un da dediği gibi ''Her şey kısmet.''

● ''Metalciyim ben yeaaa...'' dönemi:Kimlik arayışı gezisi esnasında ergenimizin karşısına pek çok alternatif çıkar. Bunlardan bazıları; metalci olmak, gothic olmak, emo olmak, clubber/tikky olmak ve apaçi olmaktır.

Metalci olmayı seçen ergenin yaptıklarını ele alalım;
Metalci genç siyahtan başka renk nedir bilmez, pembeden nefret eder, pembenin Allah belasını versindir. Metalden başka müzik dinlemez, dinleyenleri de kendi haline bırakmaz küfürler yağdırır; Onlar zevksizdir, pop müzik dinleyenler gerizekâlıdır, arabesk dinleyenler maldır, elektronik müzik; müzik değildir. Bunların hepsi ''Metalciyim ben yeaa'' genci için berbat şeylerdir, metal en iyidir, metal en güzeldir, alayına metaldir.

● ''Her şeye muhalefetim'' dönemi: Her şeye muhalefet olunur bu dönemde, en alakasız şeylere bile. Hatta kimi çevreler bu yüzden bir dönem Deniz Baykal'ın ergenlik dönemine giriş yaptığını bile düşünmüştür. Her boka muhalefetimci gençler genelde şu cümleyi kurarken görülebilir;
- Anne ben herşeyi biliyorum tamam mı! Hayatın anlamını çözdüm! Bana bir şey anlatmaya çalışma, ben büyüdüm yaaa yeter artık!! Zaten kimse beni anlamıyor. *saçma sapan bağır çağır, zavallı kadını ne yapacağını şaşırt, saçını başını yol, ağla,  saçını kes*

● ''Ne yapmışım ben ya?'' dönemi:İşte bu dönem, normale dönüş dönemidir. Ergenlikten çıkılmış, normal yaşam formuna dönüş yapılmıştır. Kişi eskiden yaptığı şeyleri hatırlayınca kendinden utanır, pişman olur ama buna rağmen güler. Çünkü ergenlik gerçekten komiktir, içindeyken öyle gözükmez evet, ama oradan dışarı çıkınca anlaşılır ne kadar komik olduğu.

6 Haziran 2010

Sanal bir şeyler.

''Hepiniz sanalsınız!'' diye bağırdı adam.

Tamam, sanalız belki.

Ama ne var biliyor musun sevgili ''Hepiniz sanalsınız!'' diye bağıran adam; o her gün televizyonlarda izlediğin tipler var ya, hani magazin programlarında falan izlediğin vıcık vıcık tipler, işte onlardan daha fazla sanal değiliz biz buradakiler. Hatta kusura bakmasınlar ama onlara -buraya 'istisnalar kaideyi bozmaz' kaidesini yazmak elzemdir- sanal tipler değil de sahte tipler demeyi daha uygun buluyorum ben. Birilerine yaranmak için olduğundan farklı gözüken tipler asıl sanal/sahte tiplerdir benim için.

Böyle yani, medyanın yarattığı ışıltılı sahte dünyanın yanında internet çok masum kalıyor be ''Hepiniz sanalsınız!'' diyen adamcığım. Canım benim.

6 Mayıs 2010

Kara sinek hanginiz?


Bu yazıyı 2 gündür evde şuursuzca uçuşup duran karasineğe ithaf ediyorum.

Sevgili karasinek;

'Sevgili'yle başladım diye yavşama hemen. Lafın gelişi dedik öyle, yoksa ne sevgilisi - hem ''sevgili ne arar blogda?'' Klişenin de dibine vurduğuma göre sana sövmeye başlayabilirim.

Bak şimdi karacık, senin amacının ne olduğunu anlamadım.Yani sivrisinek geliyor en azından kanımı emiyor, adam(?) karnını doyuruyor rahat rahat amacı belli... 5-10 sn sonra da ''HAHAHA seni kullanıp attım vızızıhahavızıhavzh'' deyip yeni maceralara yelken açıyor. Sen napıyorsun? Gel salak gibi kafamın üstüne kon anca ya da böyle sarhoş gibi duvarlara çarpa çarpa dolan. En sinir olduğum tarafın da o zaten, sende bi' mallık mevcut, gerizekalı gibi dolanıyorsun ortalıkta. Vızıldayangillerin yüz karasısın sen oğlum, yoksa niye karasinek koysunlar ki adını? Düşündün mü hiç bunları? Hm? Bak bir paragrafta ne kadar çok hakaret ettim sana, hâlâ gitmedin. Bi' de yüzsüzsün işte.

* Heh gel gel klavyeye de kon...

2 günden beri seni gazete, dergi ve bunun gibi zerzavatlar aracılığıyla darbe manyağı yapmama rağmen bir türlü defolup gidemedin. Hayır içeri nasıl girdin onu da anlamıyorum. Her camın önünde sineklik var, sen nasıl bir mahlûkatsın. Bazen bakıyorum o ön ayaklarını (ayak mıdır el midir bilemedim) birbirine ovuşturup pis pis planlar yapıyorsun. Yaptığın plan da anca yemek yerken güzelim pilavın üstüne konmak, ne oldu yani öğlenleyin o pilavın üstüne kondun da ? Hoşuna gitti mi? Anca pislik yapmayı bilirsin zaten.

Neyse sözün özü diyorum ki; sen bi' git artık. Yoksa nazik gazete ve dergi darbelerim yarın itibariyle Camsil'lin güçlü etkisiyle birleşecek ve seni eklembacaklıgillerinin ruhlar âlemine yollayacak. Bu arada gidersen eğer hiç geri gelme de demiyorum, hobi olarak yine gel. Güzel şeyler hep bunlar. Sayende bir karasineğe yazı yazan ilk insan olarak tarihe geçtim, o kadar hobi alanı da kıyağımız olsun...

* Yaa bi' konma şuraya. Bi' dur...

1 Mayıs 2010

Metin.

Evvel zaman içinde 7-8 yaşlarında, Türkçe ödevini yapmaya çalışan saf bir çocuk varmış. ''Yukarıdaki bıdıbıdıda ne anlatılmak isteniyor?'' sorusu olan bir ödevmiş bu.

Çocuk bir soruda takılmış, bakmış bakmış bir anlam verememiş. Parçayı tekrar tekrar okumuş ama soruda sorulan o ''metin''den gerçekten de parçada hiç bahsedilmediğini görmüş. ''Ama nasıl olur da 'Metinde ne anlatılmak istenmektedir?' diye sorusu olan bir parçada ''metin'' adında biri yok?'' diye kendi kendini sorgulamış, saf çocuk.

Daha sonra kafasındaki kısırdöngüye neden olan 'Metin kimdir, metinde olan nedir, metin nerededir, ben o metinin...' diye giden sorulara bir son vererek dayısının yanına gidip bilmiş bilmiş; ''Ya bu soru yanlış galiba, metin diye biri yok burda di mi. Hm?'' diye sormuş...

Dayısı o sırada ne yapacağını bilememiş. İlk önce çocuğun suratına Saba Tümer'den hallice bir kahkaha patlatmış (Saba Tümer Kahkahası 10 yaşından küçüklerde histerik nevroza yol açmaktadır. kaynak:tübitak) daha sonra da yeğencağızına ''O metin öyle metin değil *kahkahalar* şey işte şurda yazılı olan şey var ya ona metin deniyor. Metin o senin bildiğin metin değil yani *kahkahalar* aman neyse boşver sen onu, aslında hepimiz bir metin değil miyiz dayısı? Metîn olmalıyız, hergüne bir metin, metinler ölmesin, ehm hepimiz metiniz demiş miydim?'' diyerek o metinin hangi metin olduğunu biraz dalga geçici bir yöntemle de olsa açıklamaya çalışmış.

-

Evet merhaba. O hikayedeki mal benim. Yani bendim. Bir zamanlar öyleydim. Dim dim dim. Öyleyken böyleydim, nerden nereye. Hebele hübele.

22 Nisan 2010

Kornalar bile havalı.

Sabahtan beri evin etrafında arabasıyla gezinirken havalı kornayla Godfather'ın müziğini çalmaya çalışan insanın sonsuz döngüye girdiğini düşünüyor ve kendisi için gerçekten endişe ediyorum.

Biraz daha aynı şeyi yapmaya devam ederse; aşağıya inip evin önünden geçmesini bekleyecek, kapının önünde belirince de bir Hulk edâsıyla camı kırıp, o nâdide müzik aletini Hüküm Dağı'nın eteklerinde yok etmek amacıyla koparacağım. Tüm bunlardan sonra döngüden kurtulması için kendisine kutsal gazoz... pardon kutsal su... aman işte okunmuş su içirecek ve en sonunda herşeyin onun hakkında hayırlı olmasını dileyerek yanından koşarak uzaklaşacağım.

Not: Yazar bu yazıyı yazarken Modern Talking - Geronimo's Cadillac'ı dinlemiş ve gaza gelmiştir.

20 Nisan 2010

Kaplumbağa olmak vardı.

2 – 3 senede bir taşınan insanlara hayranım. Gerçekten. O kadar eşyayı toparla, kırılacak zımbırtıları gazete kâğıtlarına tek tek sar, sonra onları kolilere özenle diz falan, çok zahmetli işler bunlar. Böyle okuyunca pek zormuş gibi durmuyor ama gerçekte öyle. Koskoca evi toparlıyorsun sonuçta.

Bir kere tabağı çanağı sarmalamak için o kadar çok gazeteyle haşır neşir olursunuz ki bir süre sonra gazete görmek bile istemezsiniz. Günün sonunda gazete kâğıdından neredeyse kömür madeninde çalışmışa dönen ellerin halini hiç söylemiyorum bile. Ha bir de gazete kâğıdı ve kolilerden dolayı ''çöp ev''e dönüşen bir ev hali vardır ki, o da ayrı konu. Her yer her yerde denir ya hani, işte o bu, bu o, şubu o.

Neyse...

İlginç şeyler de ortaya çıkar tabii bu taşınma olayı sırasında... Mesela, birkaç sene önce deli gibi arayıp da bulamadığınız eşyalar, evin altının üstüne getirilmesi sürecinde ortaya çıkıverir. O ''çıkıveriş'' anında, arayıp da bulamadığınız hınzır eşyaya bakıp; ''Aaa sen burada mıydın ya?!'' diye sorarsınız. Her nedense hep olur bu saçmalık. O sorudan sonra da sanki cevap verecekmiş gibi eşyaya bir süre bakarız, nasıl bir psikolojiye sahipsek artık o sırada. İlginç şeyler hep bunlar.

''Kesin projeye geçiş'' diye hiç üşenmeden adlandırıverdiğim esas taşınma faslı, en tuhaf kısım aslında. (Bir önceki cümlede geçen faslı ve aslında kelimeciklerinin ses uyumuna dikkat çekmeden geçmeye razı olmadı bu gönül.) Heh, hazır parantez içinden de çıkmışken anlatmaya devam edeyim… Ne diyordum; kesin projeye geçiş… İşte bu aşamada nakliye şirketinden gelen bir grup insanın; 1–2 gün önce rahat rahat dolandığınız evde bir oraya bir buraya salındığını görürsünüz. Bu insanlar taşınılan evin orasını burasını haşat edebilme kabiliyetine de sahiptirler...1527452415 kere tembihlemenize rağmen sanki özellikle yapılmış gibi 1-2 tabloyu delmeyi de başarır kendileri. Her neyse, bu 'kesin projeye geçiş' kısmı biraz can sıkıcıdır. Bir dolu hatıranın; her duvarda ayrı yaşanmışlığın olduğu evden, buz gibi soğuk; yabancı bir yere gitmek kısmı, içini acıtır az da olsa insanın.

Eve yerleşme kısmıysa, taşınırken yaşanan olayların bir nevi geri sarılmış halidir. Gazete kâğıtlarına sarılan bardaklar tek tek çıkartılıp yeni evlerine konur, koltuklar yeni yerlerinde yeni anılarla dolmayı bekler.

Tüm bu tantanadan sonra da, karavanda yaşamak insana daha mantıklı gelmeye başlar.
Kaplumbağa misali.

19 Nisan 2010

Geri dönüşüm yazısı.

-->Tamam tamam biliyorum…
Bir anda ortaya çıkan  işlerden dolayı bir süredir yoktum. Bir de buraya haber vermeyi unutmuşum tabii. O da benim salaklığım.
Açığı kapatmak lazım artık.

Hadi bakalım.
Neyse, ne diyecektim…
Geldim işte ben. Yine buralardayım.
Ehehm. Özlemişim.^^

26 Şubat 2010

George Clooney'nin dayanılmaz cazibesi.

Hemcinslerimin George Clooney'e neden bu kadar bayıldığını bulduğum an kafamdaki gereksiz soru işaretlerinden biri daha eksilecek.

Tamam çirkin demiyorum ama ''acayip yakışıklı'' da bu olmasa gerek.
Evet soruyorum, nedir bu adamda benim göremediğim şey?

- Göremiyorum, kör oldum.

15 Şubat 2010

EPIC FAIL.

Eğer bir hafta içinde sürekli aynı diziyi/filmi izlemişseniz, normal hayata döndüğünüzde olaylara; ''Aaaa aynı şeydeki gibi... hani o da şöyle yapıyo ya eheaha.'' şeklinde yorum yapmaya başlıyorsunuz. O yüzden fazla yükleme yapmayın, ben ettim siz etmeyin a dostlar.

Aksi takdirde neden bahsettiğinizi anlamayan bir güruh tarafından; ''Ne diyosun sen yeallaallaaa?'' gibi soğuk bir karşılık almanız işten bile değildir.
- AY AYNI ŞEYDEKİ GİBİİ EHAHHEAEH.+ Hmm...
- :beklediği.tepkiyi.alamayan.smiley:

11 Ocak 2010

...

Luigi'nin bu kadar psikopat kılıklı olduğunu bilseydim oyunda hiç Mario yerine onu seçmezdim.

Tipe bak. Boşuna uzaktan göstermiyorlarmış bunları.

5 Ocak 2010

Hep minik kurbağa yüzden.

Minik kurbağaya ''kuyruğun nerede?'' diye sormaktan sorunlu bir nesil haline geldik işte. Ya ne olacağıdı?

Zamanında böyle psikopat psikopat şarkılar ezberletsinler sonra da ''Niye böylesiniz siz?'' desinler. Oldu canım... Küçücük çocuğa minik kurbağanın olmayan kuyruğunu sorgulatırsanız olacağı bu işte.

Hadi minik kurbağayı geçtim, bu nasıl bir şeydir peki;
Sen hiç gördün müü üç kulaklı bir adam?
Sen hiç gördün müü üç bacaklı bir adam?
İki kolum , iki bacak bir dee başım vaaaar.
Her insanda bir burun, bir de ağız var hey!
Bir de ağız var!!!
Bu ne şimdi? Sonra gençlikte niye iş yok... Niye gençler böyle psikopat... Bu şarkılarla büyüyen çocuklardan ne beklersin ki?

Ben asıl İsmail YK - Allah Belanı Versin'le büyüyen çocukların 5-10 sene sonra ne hale geleceğini düşündükçe korkuyorum.

Neyse ben pazara gidip bir tavuk alayım, pazara gidip bir tavuk alıp napayım? Hapur hupur hapur hupur yiyeyim... En iyisi onu yapayım, evet. Hadi görüşürüz.
 
Tuşların Tıkırtısı: 2010
© 2008-2015 Tuşların Tıkırtısı
El emeği, göz nuru.
Tema || Minima Black adlı temayı tanımlanamaz hale getirdim.